İnsanların Allah’ı (cc)  bilmeleri ve inananları kısım kısımdır. Bunları kabaca üç ana başlık altında toplayacak olursak. Birinci genel anlamda akaitleri bir Allah (cc) var, bir de Allah’ın (cc) gayri kâinat vardır, yani bir evren var, evrenin dışında ötelerin ötesinde bir Allah (cc) var. Genel olarak halkın Allah (cc) anlayışı bu şekilde. İkincisi; Tasavvufi bir ekol olan Vahdet-i Şuhud vardır ki bunda da bir Allah (cc) var her şey ondandır, mükevvenat da gölgesi gibi. Ekolün fikir babası İmamı Rabbani’dir (ks). Üçüncüsü; Bir de Vahdet-i Vücud anlayışı vardır. Sadece Allah (cc) vardır. Bu Kâinat Allah’ın (cc) tezahürüdür ve tecellileridir. Hal böyle olunca sen kimi seviyorsan Hakkı seviyorsun, kimden yardım istiyorsan yine Hakk’tan istiyorsun. Çünkü bu Kainat’ta görünen O’dur, Mevcut O’dur. Allah (cc) gayri bir mevcut değildir, değişik bir ifade ile bütün mükevvenat Allah’ın (cc) açılımıdır.

“Ben gizli bir hazineydim zatımı bildirmek için bu alemi halk ettim” İşte bu ifade Allah’ın (cc) mutlak varlığının açılımıdır. Velhasıl sevdiğinden de görünen O dur, sevmediğinden de görünen O dur. Allah (cc) ile kul diye iki varlık yoktur. Aslında Kul’dan görünen de Rab’dır, mevcudatta görünen de Hakk’tır.

Burada esas olan irfanı ve bilgisi olan insanın irfan ve bilgiden yoksun olan insanlara Allah’ı (cc)  tanıtması. Allah (cc) hakkında bilgilendirmesi ve aydınlatması bütün mesele. Bu meselenin dışında olan insanların dediği gibi Allah (cc) ile kul arasına girmek diye bir şey söz konusu değil olamaz da. Senin rabıta yaptığın, yardımını himmetini talep ettiğin hakikatte Allah’ın (cc) gayrı değildir. Neye tutunuyorsan Hakk’a tutunuyorsundur. Hakk’ın varlığında kendi enesini eriten bir insana itaat Hakk’a itaattır. Ama haşa bunu Allah (cc) ilan ettiğin zaman Allah’ı (cc)  onun şahsında kayıt altına almış olursun ki bu kesin kez yanlıştır. Ama Allah’ın (cc) gayrı değildir.

Allah’ı (cc)  bilirken hem tenzih, hem teşbih yollu bileceğiz.

Tevhid mertebeleri altıdır. En alt noktası beşeriyet, en üst noktası da Tevhid-i Zat diye isimlendirilen bir çember gibi düşünülür. Bu çemberin beşeriyet durağından itibaren başlayan yükseliş kavsi: Tevhid-i ef’al, Tevhid-i sıfat, Tevhid-i zat mertebelerini kapsar. Bunlara Fena mertebeleri denir. Bu çemberin iniş kavsi ise: Cem; Hazret-ül Cem ve Cem-ül Cem mertebelerini kapsar. Bunlara da Beka mertebeleri denir. Bu iki kavis tamamlanınca Cem-ül Cem mertebesi ile beşeriyet durağı çakışır, salik böylece hareket noktasına dönmüş olur. Ama bu dönüşte Salik’in elde ettiği idrak ile salt beşer seviyesinde, yani bu manevi yolculuğun başındaki idraki arasında büyük bir fark vardır.

La Faile İllallah Türkçe karşılığı ile “Allah’tan (cc) başka fail yoktur”, demektir ve bununla kişinin kendi fiillerinin aslında Hakk’a ait olduğu gerçeği idrak ettirilmek istenmektedir. İnsanın kendi fiillerinin faili olduğunu sanmasının, aslında nefsin insana oynadığı bir oyun olduğuna ve bu vehmin insanın kendisinin neredeyse Rabb olarak görmeye sevk edebileceğini hatırlatmak isterim. Bu vehimden kurtuluşun insanın kendisine izafe edilen fiillerden soyunarak, bu fiillerin aidiyetinin eninde sonunda kendisinin değil Rabb’ın olduğunu idrak etmesiyle mümkün olduğunu telkin etmektedir. Tevhid-i ef’al mertebesine şu iki ayet örnek olarak verilir; “Oysa ki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah (cc) yaratmıştır.” ve “Ademoğullarını karada da denizde de biz taşımışızdır.”

Kur’an’ın ilk cümlesi olan besmele de ise Rahman ve Rahim isimleriyle sıfatlanan Allah (cc) ismi, fiili tecellidir. İnsan başladığı her işe Besmele ile başlar. Rahman ve Rahim olan Allah’tan başka fail, yani yapan ve işleyen olmadığını düşünür. Aynı zamanda kendisinin işlediği en küçük işlerden tamamıyla fani, kendisinin işlediği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını bilirse, işte bu tecelli Allah’ın (cc) insana olan fiili tecellisinden ibarettir. Bu tecellide Allah (cc) insana iş ile tecelli eder. Bu tecelli hakikat yoluna girmenin başlangıcıdır.

Fiillerin failinin Allah (cc) olduğu telkini insanın aklına “Böyle bir düşüncede ahlaki yükümlülüğün nasıl yeri olabilir? Veya insandan çıkan kötü fiillerde, yanlış işlerde ahlaken sorumlu olan kimdir ve kim kime karşı sorumludur?” sorularını getirebilir. İnsan şeriat açısından, kendi fiillerinden sorumludur. Buna rağmen kendisini ahlaki anlamda fail-i muhtar, yani fiillerini kendisinden başka harici ya da dahili herhangi bir belirleyici âmilden bağımsız olarak irade eden bir fail değildir. İnsanın fiilleri doğrudan doğruya kendisinden çıkmaktadır. Bu fiiller kendi istidadıyla ve bu istidadı idare eden konularla belirlenmiştir. Bu konular öyle sabit ve değişmez konulardır ki, Allah (cc) bile onları değiştirmez. Her şey ezelde takdir edilmiştir. 

Bu konuyu Prof. Dr. Ahmet Yüksel ÖZEMRE’nin yayınlanmamış “Kader ve Kazaya İmanı Anlamak” başlıklı incelemesinden yararlanarak açıklamak istiyoruz:

“Manevi alanda insanın ayağını kaydıran önemli tuzaklardan biri de gündelik aklın kader ve kaza sırrını, kaderin iktizası olarak, idrak etmek için çaba sarf etmesi ve bu konuda fehminin esiri olmasıdır. Oysa insan Kader ve Kaza’nın sırrını fehmetmekten acizdir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) de sırf bunun için; “Bana kaderin sırrından sual etmeyin” buyurmuştur.

Kader Cenab-ı Hakk’ın mükevvanatı yaratmadan önce zaman içinde vukuu bulacak olan her şeyi Zatına has Hikmeti ve Hükmü ile tespit etmiş olmasıdır. Kaza ise Cenab-ı Hakk’ın “Ol” Emr-i İlahisiyle bu mükevvanatı ve zamanı halk etmesinden sonra vuku bulacak olanların zaman içinde kaderde tespit edilmiş olan sıralarına göre tecelli edip vuku bulmalarıdır.

Şeriat açısından insanın fiillerinin sorumluluğunun kaynağı olan cüz-i irade, insanın hürriyet probleminde önemli bir köşe taşıdır. Öyle ya bir yerde fiil varsa, bu fiili niyet safhasında tasarlayan, çeşitli seçenekler arasından karar kılan ve sonunda uygulamaya koyan bir özgür irade de şüphesiz vardır. Ganiyyi Mühtefi, Tevhid-i Ef’al aşamasına erişmiş olan Salik’in ef’ali yaratan Rabbı görmesi gerektiğine işaret etmekte ve bu olgunluk aşamasında artık karagöz perdesinde bakar kör bir suretten farklı bir olgunluk sahibi olmasına dikkati çekmektedir. Hakkın huzurunda bulunmakta olduğunu idrak edemeyen ve dolayısıyla da kendisinde bir cüz-i iradenin mevcut olduğunu vehmeden bir kimse, bu vehmiyle aslında Hakk’ın huzurunda bulunmakta olduğunun idrakinden yoksun olduğunu teyit etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

Aslında bizler, kader denilen muazzam bir ilahi senaryonun, mükevvenat denilen sahneye konuluşunda rol almış figüranlardan başka neyiz ki? Bu sahnede özgür olduğumuzu iddia ediyoruz, bizim cüz-i irademiz var diye böbürleniyoruz. Aslında senaryoyu yazıp bize rol verenin yanında bizim cüz-i irademiz sadece senaryoda bize düşen rol ile sınırlıdır. O halde, büyük senarist dışında kimsenin tam bir özgürlüğü yoktur. Bütün irade O’na mahsustur. Bu açıdan bakıldığında cüz-i irademizin, aslında nefsimizin aldatmasından başka bir şey olmadığı kolayca fehm edilmektedir.

Halveti sufilerinden Kayserili Mehmet Tevfik (ö. 1927) müridlerinden birine bir gün; “Git filan yerde karagöz oynatılıyormuş, seyret ve gel bana anlat”, der. Mürid gider, seyreder ve gelir. Tevfik Efendi; “Ne gördün anlat hele” der. Mürid gördüklerini anlatmaya başlar. Büyük insan dinler, dinler ve O nihayet şöyle der; “Orada görülecek şey şudur; bütün o hareketleri bir tek el idare eder. Tıpkı kâinatı, binlerce oluş, geliş ve gidişi bir tek elin idare ettiği gibi”.

Demek oluyor ki kendimizde vehm etmekte olduğumuz özgürlüğümüz ya da cüz-i irademiz dahi, aslında Külli İrade’nin takdirinden başka bir şey değildir. Büyük Sufi Ebu Süleyman Darani bu gerçeğe, insanı tanımlarken şöyle temas ediyor; “Zahirine sahip, batını sahipli; görünüşte hür, gerçekte köle”. Bir Halveti aynı gerçeği; “İnsan zahirde muhtar, hakikatte mecburdur.” ifadesiyle dile getirmektedir.

Tevhid mertebelerinin ilk basamağı olan Tevhid-i Ef’al’de salikte egemen olan idrak; asıl failin Cenab-ı Hak olduğu idrakidir. Bu idrake erişen salik artık hiçbir fiili kendi fiili olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen fiilleri de Cenab-ı Hakk’a rücu ettirerek o ana kadar fiillerini kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu şirki hafiden O’na sığınır. Bu idrak salike Kader ve Kaza’ya imanın temellerini iyice hazmetmesini ve mükevvenata daha bilgece bakmasını sağlar.”

Yorum bırakın