İlim iki şekilde elde edilir. Birincisi kitap okuyarak veya ehlinden dinleyerek öğrenilen akli ve nakli delillere dayanan ilim, bu ilime “İlm-i Husulü” denir. İkincisi ise gönülde hâsıl olan ilim, kalpte hâsıl olan ilimdir. Buna da “İlm-i Huzuri” denir. Bu direkt gönülden alınır. Hz Allah (cc) gönle ilham eder, bildirir. Bu ancak arınmış, temizlenmiş, her türlü dünyevi ve uhrevi isteklerden, arzulardan, şehvetlerden arınmış bir gönülde hâsıl olur.

 Yüce Allah (cc) ilmini bu gönle ilham ediyor, bildiriyor. Bu gönül yoluyla elde edilen ilmin vakti, saati, zamanı yoktur. Hale göre gelir, hale göre konuşulur. Yani İlm-i Husulü gibi hazırlayıp, planlayıp, programlayıp, not alınıp konuşulmaz. Zahir ilmine sahip hoca efendinin işleyeceği konu kendine önceden ya bildirilmiştir veya şu sıraya göre konuşacağım, bugün şu konuyu anlatacağım diye kendini şartlandırmıştır. Çalışır, önüne notlar alır, sıralama yapar, ayetleri, hadisleri hazırlar. O konuyu planladığı şekilde anlatır. Planının dışına çıkmaz. 

İlm-i Huzuriye sahip olan gönül adamları ise ihtiyaca göre konuşur. Gönül adamlarının sohbetinin konusunu, sohbetini dinlemeye gelen insanların gönlündeki istek belirler. İhtiyaç hangi konuda ise sohbetin konusunu o ihtiyaca göre oluşur. Sohbete başlamadan önce düşüncemizde anlatacağımız başka bir konu vardır ama sohbete oturunca iş değişebilir. Bundan dolayı iyi bilesiniz ki gönül adamlarının sohbetinde konuşulan şeyler zaman geçirmek, sizleri oyalamak için değildir. İhtiyacınıza göredir. İhtiyaç duyulduğu için o mevzuya değinilmiştir. Durum böyle olunca da sohbet daha etkili, daha huzurlu, daha sıcak olur.

Siz kendi gönlünüzü sürülmemiş, işlenmemiş ekime elverişli olmayan topraklara benzetin. İşte oranın biz taşlarını temizleyeceğiz, senelerce ekilmemiş, sürülmemiş o toprakları süreceğiz. O toprakları tohum atılmaya hazır hale getireceğiz. Uğraşacağız, ter dökeceğiz bunun böyle olduğunu manen, rüya yolu da bazı arkadaşlara gösterirler. 

Kimi insanın gönlü çok yumuşaktır, gerçekten tohum atmaya elverişlidir kolayca oraya tohum atabilirsin. Bir tek sözle, belki bir bakışla, işaretle onun gönlüne o sevgi tohumunu atabilirsin. Bazı gönüller buna müsait değildir. Kimimizin gönlü çok sert tohum atmaya elverişsiz topraklar gibidir, taş gibi serttir. Uğraşacaksın, emek vereceksin, uzun boylu ter dökeceksin ki onun gönlünü yumuşatabilesin, tohum atmaya hazır hale getirebilesin. İşte bu sohbetler sizler gittikten sonra bizde büyük ağırlıklar ve yorgunluklar bırakır.

Öyleyse buraya sohbete geldiğinizde sohbette verilen mesajı almaya gayret edin. Konunun nezaketine binaen bazı konular ima yollu, işaret yollu belki biraz kapalı konuşulur. İstidatlı olan burada verilen mesajı almaya gayret eder. Gönül adamları lüks olsun diye veya şöhret, menfaat temin etmek için insanları başlarına toplamazlar. Bu gönül adamlarını konuşturan Allah (cc) ve Peygamber (sav) sevgisidir. Allah (cc) bu sevgiyi hepimize ihsan etsin, elimizden, gönlümüzden almasın. 

İnsanlar aynen madenler gibidir. Maden ham olarak ocaktan çıkar işlenir, temizlenir, ayıklanır, eritilir, potalardan geçer, haddelerden geçer. Demir madeni ise demir, altın madeni ise altın olur. Yani sende demir cevheri var ise demir olursun, altın olmazsın. Senin istidattın ne ise o olursun.

Bütün tarikatlarda da bu böyledir. Cenabı Hak elbette her şeye kadirdir. Nadirattan, dilerse murat ederse bir bakırı altına dönüştürür, ama Allah’ın (cc) birde Adetullah’ı, Sünnetullah’ı vardır. Sen ne isen o olursun. Eğer buraya geldiğinde altın cevheri isen, böyle bir istidat taşıyorsan sende burada işlenirsin, haddelerden geçersin, eritilirsin, ayıklanırsın, altın olursun, gerdanlara, bileklere takılırsın. Yani senin istidattın ne ise olursun. Bizim sohbetimiz, teveccühümüz, gayretimiz, hizmetimiz kadar sizin de istidattınız önemlidir.

“Bizim dizimizin dibindeki Yemen’dedir, Yemen’deki dizimizin dibindedir” diye evliyanın sözü vardır. Zahiri yakınlık bir şey değildir. O efendiyi tanımak, ona bağlı olmak, ondan istifade etmek için yeterlidir. Maneviyat erbabı için uzaklık ya da yakınlık yoktur. Elbette onu zahiren görmekle, sohbetinde bulunmakla çok büyük feyiz, fayda hâsıl olur, ama sende istidat yoksa dizinin dibinde de otursan -teşbihimi mazur görün- odun gibi isen yine odun olursun, ancak yanmaya yararsın. Öyle insanlar vardır ki ne söylersen söyle asla anlatamazsın, dinler gider. Sevgili arkadaşlarım sohbetlerde verilen mesajları iyi alın, anlamaya gayret edin. Zeki olmak çok önemlidir. 

Peygamber (sav) Efendimizin ashabı en seçkin insanlardır, âlimlerdir. Peygamber (sav) Efendimizin sohbetinde bulunmuşlar, terbiyeyi bizzat Resulullah (sav) Efendimizden almışlardır. Ancak bu seçkin insanlar, sahabeyi kiram efendilerimiz bile derece derecedir. “On üç derece olduğu belirtilmiştir”. Hz. Ebu Bekir Efendi’mizdeki, Hz. Ali Efendi’mizdeki irfan diğer Aşere-i Mübeşşere’de kesin olarak yoktur. Bu iki isim Sıddık’tır. 

Sıddıkıyet peygamberlikle velilik arasında bir makam olarak tarif edilir. İşte bütün Sahabeyi Kiram Efendileri’miz terbiyeyi Peygamber (sav) Efendimiz’den gördükleri halde Hulafe-i Raşid’inden olan dört kıymetli insanda olan kemal Aşere-i Mübeşşere’de yoktur. Aşere-i Mübeşşere’de olan kemal ve olgunluk Ehli Bedir’de yoktur. Ehli Bedir’de olan olgunluk ve kemal de ondan sonra gelenlerde yoktur. 

Terbiyeyi Peygamber (sav) Efendimiz’den bile alsan, istidadın ve kabiliyetin de önemlidir. İstidadın kadar olursun. Yani bakır madeni cevheri taşıyorsan bakır olursun, altın madeni cevheri taşıyorsan altın olursun. Bakır olarak gelip de altın olacağım zannına kapılmayalım. Bunu iyice anlayalım.

Sevgili arkadaşlarım, Allah (cc) hepimizi rızasına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın. Ama bizler beşeriz, isteyerek veya elimizde olmayarak bir takım sürçmelerimiz, hatalarımız oluyor. Bu hatalarımız, suçlarımız Allah’ın (cc) kapısında küçülmemize, ezilmemize, aman yarabbi deyip Allah’a (cc) iltica etmemize sebep oluyorsa, o hatalar da terakki etmemize vesiledir. Yok, hem günah işleyip hem de tövbe etmiyorsak, o küçülmeyi, sızlanmayı içimizde bulamıyorsak, bu da bizi Allah’ın (cc) rahmetinden uzaklaştırır. 

Olayın bu boyutunda durmadan başka bir boyutundan bahsetmek istiyorum. Bizi Allah’tan (cc) kesen ibadetler de vardır. Yaptığımız bazı ibadet ve tatlar da bizi Allah’tan (cc) kesebilir, uzaklaştırabilir. İşte bu noktadan çoğu kez ayaklarımız kayar. Biz biraz fazlaca namaz kılıyor, duha, evvabin, teeccüd gibi nafile ibadetler yapıyorsak yahut bir takım hayır ve hasenat yapıyorsak, Kur’an okuyorsak, birkaç kez hacca gitmişsek ve bu yaptığımız ibadetleri de sık sık hiç gereği yokken gündeme getiriyor; “ben şu zamandan beri namazımı kılarım, Allah’a (cc) şükür dinimi yaşarım, Kur’an’ımı okurum” diyorsak bu tarz hareketler de bizi Allah’tan (cc) keser. 

İşte bunların altında yatan aslında kibirdir, ucubdur. Bu davranışlarımızın altında benlik vardır. Keşke sen de bir günah işleseydin de gözünden iki damla yaş olsaydı, “aman Yarabbi! Sana layık bir kul olamadım, sana layık bir şey yapamadım” deyip sızlanabilseydin. Hz. Allah (cc) “kulum bana nafilelerle yaklaşır” buyuruyor, ama bazen insanlar yaptıkları bu nafile ibadetleri gözlerinde büyütebilirler, ucub getirebilirler. Biz de henüz irfan olmadığı için bu kalıbımız ibadette, gönlümüz dışarda, yaptığımız bu ibadetleri dağ gibi gözümüzde büyütürüz. O zamanda herkese tepeden bakıyoruz, irdeliyoruz, küçük görüyoruz. İşte yaptığımız bu ibadetler de bizi Allah’tan (cc) kesiyor, ayaklarımız kayıyor.

İlimlerin en efdali, en faziletlisi, en güzeli, en şereflisi, ilimlerin şahı, sultanı marifet ilmidir. Peygamber Efendimiz (sav) “Yarabbi ben seni layık olduğun şekilde bilemedim” buyuruyor. Şimdi biz iki tane kitap okuyoruz, bir parça da Kur’an biliyorsak, hacımızın, hocamızın, dervişimizin yanına kibrinden yaklaşılmıyor. Sanki bütün Esrar-ı İlahi, İlm-i İlahi ondadır. İşte bu bizi Allah’tan (cc) uzaklaştırıyor. Hepimize bu hastalıktan bir parça vardır. Lütfen bundan kurtulmaya, ucubdan temizlenmeye gayret edelim. Bunlar bizi gerçekten Allah’tan (cc) kesen sebeplerdir. Allah’ın (cc) kapısında en geçerli şey mahviyet, tevazudur. Onun kapısında boyun bükmek, gözyaşı dökmektir. Bunu hatırımızdan çıkarmayalım. Biz dış görünüşe, surete bakıp bu yaptığımız ibadetler bizi Allah’a (cc) yaklaştıracak diyoruz; hayır böyle ucub getirerek yaptığımız ibadetler, öğrendiğimiz ilim bizi ancak Allah’tan (cc) uzaklaştırmaya yarıyor.

Peki, bu ucubdan nasıl kurtulabiliriz; bundan kurtulmanın yolu Seyr-i Süluk denilen yolculuğu yaparak manen yükselmekle, terakki etmekle mümkündür. Tasavvufa girmekle, bir mürşide bağlanmakla manevi bir yolculuğa başlıyoru. Buna tasavvuf dilinde Seyr-i Süluk deniliyor. Bizler bu manevi, ruhani yolculukla bilmediğimiz veya bilemediğimiz bir âlemde dışarıda ve içeride ilerletiliriz. İşte bu yolculukta bulunduğumuz makamdan bir ileriye atladığımız zaman bir önceki halimizin eksik ve nakıs olduğunu görürüz. Bu kusurlarımız, kabahatlerimiz, benciliğimiz bize ancak manen terakki ettiğimizde açılır. Peygamber (sav) Efendimiz “Benim de kalbim dumanlanır, ben de günde rabbime yüz defa (başka bir rivayette yetmiş defa) tövbe istiğfar ederim” buyuruyor. Nebiler günahtan korunmuşlardır, Peygamber (sav) Efendimiz bizim anladığımız manada elbette bir günah işlemiyor, ama her gün tövbe istiğfar ettiğini söylüyor. Bunun manası; Allah’ın Resulü (sav) her yaşadığı gün devamlı terakki ediyor, devamlı irfan tahsil ediyor, devamlı Marifetullah’ı tahsil ediyor. Böyle olunca da dünkü halini bugün beğenmiyor. Peygamber (sav) Efendimiz bu halini de “İki günü bir olan zarardadır” diye ifade ediyor.

Sonuç olarak, bizim biraz ilmimiz, biraz bilgimiz artsa cehaletimizi, bilgisizliğimizi daha iyi anlamaya başlayacağız. Hiç bir şey bilmediğimizden bir iki ufak bilgi edinince kendimizi bir şey olduk zannına kaptırıyoruz. Aslında hiçbir şey olduğumuzu idrak edemiyoruz. 

Sevgili arkadaşlarım, Cenabı Hak hoşnutluğunu kazanacak ameller nasip etsin, bizi bizden haberdar eylesin. İlmin esası, ruhu Allah’ı (cc) bilmektir. Allah’ı (cc) bilmenin anahtarı, yolu da kişinin kendini bilmesidir, kendi nefsini tanımasıdır. İlmin en şahı, sultanı budur. Allah’ın Resulü “Kendini bilen rabbini bilir” buyuruyor. Cenab-ı Hak bizi bize tanıtısın, bize bizi bildirsin, gönüllerimizi sevgisiyle doldursun, göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizin eline bırakmasın.

Yorum bırakın