Hac farz bir ibadettir. Hacca gitmeden önce bir hazırlık yapıyorsunuz. Evinizden, evladınızdan, yârinizden, arkadaşlarınızdan ayrılıyorsunuz, değil mi? Hep ayrılıp gidiyorsunuz. Bir aylık da olsa yerimizi, muhitimizi, çevremizi, sevdiklerimizi terk edip gidiyoruz. Oranın özlemi, oranın muhabbeti, oranın şevki düşüyor içimize. İçimize bu şevk düşünce de, eşten, dosttan ayrılmak bir yerde pek de zor gelmiyor. Kimi insanlar da “şu hacca gidelim de mesuliyetten kurtulalım” zihniyetiyle gidiyor. Allah (cc) ikisini de kabul etsin.
İşte, tasavvuf yolu da, tarikat dediğimiz şey de Kâbe’ye gitmek değil de Allah’a (cc) gitmek oluyor. Tasavvuf Allah’a (cc) gitmek yoludur; işin aslı bu. Allah’a (cc) gitmek için bir yolculuk oluyor. Elbette bu hac yolundan daha meşakkatli, daha çileli, daha uzun vadeli oluyor. Tasavvufu öncelikle bu manada anlayalım. Bu yola girerken, bu tarikata girerken maksudunuz Allah (cc) , matlubunuz Allah (cc) olsun. Önce bu niyetle gelin. Yani başka, tali meseleleri, tali faydaları, tali sebepleri kendinize gaye edinmeyin. Önce Allah (cc) rızası için, Allah (cc) için, Allah’a (cc) ulaşmak için gelin. Niyetimiz bu olsun. Ondan sonra da bir yolculuğa çıkacağız. Nereye gideceğiz? Allah’a (cc) gideceğiz.
Tasavvuf bu inançtır. Allah’a (cc) doğru bir yolculuktur. Allah (cc) bizden uzaklarda mı? Allah (cc) , bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu haber veriyor. Ama biz irfan eksikliğimizden bunu fark edemiyoruz. Hac’da Kâbe’ye gidiyorsun, bunda da Kâbe’nin sahibine yapıyorsun bu yolculuğu. Nasıl yapacağız bu yolculuğu? Gönül yoluyla, ruhaniyet yoluyla yapacağız. Benim asıl yapacağım, sizlere karşı görevim; sizi bu çokluk âleminden, içinde bulunduğumuz bu şehadet âleminden, kesret âleminden vahdet âlemine, birlik âlemine, teklik âlemine doğru ilerletmektir. Mürşidin vazifesi de budur.
Hacca gitmek için zahiri bir terk yaptık; çevremizi, arkadaşlarımızı, malımızı, mülkümüzü belli bir zaman için terk ettik. Öyleyse bu yolda da çevremizi, malımızı, mülkümüzü, Allah’tan (cc) gayri ne var ise kalben bırakacağız. Bu zordur. Bu hacca gitmeye benzemez, daha zordur. Bu terki yapabildiğimiz zaman, kalben bu terki gerçekleştirebildiğimiz zaman o kadar Füyuzat-ı İlahi ile dolacağızki Allah’a (cc) doğru çekileceğiz.
Bir takım insanlar bu yola girdiklerinde bir anda kötü alışkanlıklarını, çevresini, muhitini kolayca bırakıyorlar. Gönlüne büyük bir muhabbet düşüyor. İşte tasavvufta buna cezbe denir. Cezbe hali Allah’a (cc) çekiliş halidir. İşte o cezbe hali kuvvetli olunca çevreden, arkadaşından, alışkanlıklarından kopuyorsun; seni koparıyorlar. Bu büyük bir nimettir aslında. Bunları böyle söylerken birçoğunuzun idrakine ters gelmesin; evinde olacaksın, işinde olacaksın ama bunlar gönlünde olmayacak. İşte mürşid dediğimiz insanlarda Allah’ın (cc) bir feyzi oluyor, bir nuru oluyor, bir ateş oluyor. Onların sözünden, sohbetinden gönlümüze bir ateş düşüyor. Bu ateş bizi bütün bu kötü alışkanlıklarımızdan çekiyor. İşte bu çekiliş bizi ilerde Allah’a (cc) vasıl edecek, Vasıl-ı İllallah olacağız. Aldığımız Hakk’tandır. Hakk’tan alıp halka veririz Allah’ın (cc) izniyle. Cenab-ı Hak bizim gönlümüze ilham eder biz de size konuşuruz. Biz arada tercümanız.
İşte tasavvuf dilinde bahsettiğimiz bu yolculuğa Seyr-i Süluk deniyor: yani seyir etmek, bir yere girmek, hareket halinde bulunmak, ilerlemek. Allah’a (cc) doğru ilerlemek, tasavvuftaki menzil ve makamlarda ilerlemek…
Tasavvufun esaslarından birisi de ibadetleri sırf Allah (cc) için yapmaktır. Senelerce din bize cennet ile cehennem arasında anlatıldı. Bu kürsülerden, hocalarımız tarafından yapıldı. İyilik yaparsan cennete gittin, kötülük yaparsan cehenneme gittin. Dini hiçbir zaman cennet ile cehennem arasında anlatmadım. Bizim vazifemiz Cenab-ı Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmektir, ubudiyettir, kulluktur. Molla Cami Hazretleri’nin Nefahatü’l-Üns adlı bir eseri vardır. Bu eserde evliyaullahtan birisi şöyle dua ediyor: “Ya Rabbi! Sana cehenneminden korktuğum için ibadet ediyorsam beni cehennemine koy, beni oradan çıkarma. Eğer sana cennet sevdasıyla ibadet ediyorsam bana hiçbir zaman cennetin kokusunu aldırma. Ya Rabbi! Ben senin rızan için, senin didarın için, senin muhabbetin için yapıyorum bu ibadeti.”
Peki, bizler bu şuura ulaşabilir miyiz? Bugünkü halimizle hayır… Ama manevi olarak terakki ettiğimiz zaman, içimizdeki istekler eridiği zaman, Allah’ın (cc) rızasını ve hoşnutluğunu gerçekten talep edecek bir kıvama, olgunluğa ulaştığımız zaman aynı heyecanı aynı vecdi biz de duyacağız. Allah (cc) nereye isterse bizi oraya götürür. Halis kulluk; yaptığın ibadeti hiçbir karşılık beklemeksizin sadece Allah’ın (cc) rızasını ve hoşnutluğunu arayarak yapmaktır. “Ya Rabbi! Beni yaratmışsın, ben senin kulunum. Bana ibadeti, taati emretmişsin. Şunu yapmamı, şunu yapmamamı emretmişsin. Benim kastım ve garezim senin rızan ve hoşnutluğundur. Ben bunları bunun için yapıyorum” şuuruna ermeliyiz. Ama biz ne yapıyoruz? İbadeti kendi nefsimiz için yapıyoruz. “Ya Rabbi! Şu işimi şöyle yap, bu işimi böyle yap.”
Elbette Allah’a (cc) dua edeceğiz ama bu isteklerde nefsimiz vardır, kendi menfaatimiz vardır, kendi enemiz, benliğimiz vardır. Bu şekilde yapılan ibadet halis bir ibadet değildir. Hâlbuki mülk Allah’ındır (cc) . Allah (cc) dilediğine az dilediğine çok verir. Dilediğine sıhhat verir, dilediğini zengin yapar, dilediğini fakir. Öyleyse asıl kulluk nedir? Asıl kulluk Allah’a (cc) teslim olabilmektir.


Yorum bırakın