La İlahe İllallah Nur’u Resulullah
La İlahe İllallah Âdem Safiyullah
La İlahe İllallah Nuh Vechullah
La İlahe İllallah İbrahim Halilullah
La İlahe İllallah Musa Kerimullah
La İlahe İllallah Davud Halifetullah
La İlahe İllallah İsa Ruhullah
La İlahe İllallah Muhammed Habibullah
Yıllar önceydi, bir mevlit kandiliydi. O zamanlar Kutlu Doğum Haftası diye bir şey yoktu. Camilerde mevlit okunuyordu. O zaman şöyle bir cümle kullanmıştım; “Bu mevlitlerle Peygamber’imizi (sav) tanıtma devri artık geçti, mevlide çok fazla rağbet yok. Peygamber’imizi (sav) anlatmak için yeterli değil” demiştim. Peygamber’imiz (sav)i anlatma işi salonlara inmeli, konferanslar verilmeli demiştim.”
Salonlara insanlar davet edilmeli, konunun uzmanı insanlar oralarda konuşmalı, Peygamber’imizi (sav) insanlara tanıtmalı, buna toplumun şiddetle ihtiyacı var. Yani hepimizin, yaşadığımız toplumun Peygamber’imizi (sav) tanımaya şiddetle ihtiyacı var. Tabi ehil insanlara, başta Diyanet teşkilatı olmak üzere bu konuda uzmanlaşmış insanların hizmetine şiddetle ihtiyaç var Türkiye’de. Peygamber’imizi (sav) tanıtma işi salonlara indi değil mi kardeşlerim. Kutlu Doğum haftaları düzenleniyor, Peygamber’imiz (sav) anlatılıyor; bu güzel bir şey.
Kur’an’ı Kerim’de şöyle bir ayet var mealen: “Emin olun ki Peygamber’de, Allah’a, ahirete inanan, Allah’ı çok zikreden kullar için çok güzel örnekler vardır.”
Bizim için Peygamber (sav) bir örnek, model insandır. Kur’an bize böyle tanıtıyor. Yüzyıllar boyu âlimler, evliyalar bu şevk, bu coşku içerisinde Peygamber’imizi (sav) insanlara tanıtmaya gayret etmişler. Biz Peygamber’e (sav) uyacağız, uymalıyız. Allah (cc) O’nun yolundan yürümeyi bize kolaylaştırsın.
Bir başka ayet-i kerimede ise “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” Peygamber (sav) Efendi’mizin bize getirdiği en büyük mucize Kur’an’dır. Peygamber’imiz (sav) bize bir inanç sitemi getirmiş, ahlakı ve ibadeti getirmiş. İnanç, İbadet, ahlak…
Âdem Peygamber’den Peygamber’imize (sav) gelinceye kadar değişmeyen tek esas ‘La ilahe illallah’; yani bir inanç. Tüm peygamberlerin yaptığı bu… İnanlar ve inanmayanların mücadelesi olmuş. Kur’an da bunu anlatıyor baştan sona kadar. İnananlarla inanmayanların mücadelesi…
İnanmanın esası da, ruhu da, can alıcı yeri de “La ilahe illallah”; Tevhit Akidesi kardeşlerim. Peygamber’imizin (sav) geldiği dönemde biliyorsunuz bir putperest kavim, topluluk var. Bunlarla mücadele etmiş. Fakat bugün o günkü gibi puta tapma riski kalmamış, bu gün için insanlık öyle bir tehlikeyle karşı karşıya değil. Ama bizim için bu La İlahe İllallah akidesini yaşamak, öğrenmek için gönlümüze, içimize dönmemiz gerekiyor. Bizim için dışarıda putlar yok ama gönül âlemimizde birtakım sıkıntılar var. İşte bu gönül âlemini arındırmak, gönül âlemindeki putları arındırmak için Resulullah (sav) Efendimiz’in yolundan, izinden gitmeye ihtiyaç vardır. Mürşid O, örnek insan O. Biz O’na uyabildiğimiz kadar kemal kazanırız. O’nun izinden gidebildiğimiz kadar toplum olarak, fert olarak huzur buluruz.
Toplum bugün Tevhid Akidesinden uzaklaştığı için, uzaklaştığımız için sıkıntılarımız, bunalımlarımız var. Üzgünüm reçeteye uymuyoruz. Hatalarımızı da bilmemiz gerekiyor. Hastalıklarımız oluyor. Hastalanınca doktora gidiyoruz, doktor seni muayene ediyor ve bir reçete veriyor. Sen reçeteyi götürür evinin bir köşesine kaldırırsan şifa bulur musun? Bulamazsın, mümkün değil. İğne mi vurulman gerekiyor, aç mı kalman gerekiyor, hap mı kullanman gerekiyor. Nasıl kullanman gerekiyorsa o reçeteyi o şekilde kullanman gerekiyor. Tatbik etmen gerekiyor ki rahatlayasın, şifa bulasın. İşte Peygamber’imizde (sav), Kur’an da bizim için bir reçetedir.
Hasta gönüllere Kur’an bir reçetedir. Bizim için şifa oradadır. Resulullah (sav) Efendimiz’in sünnetini tatbik etmektir, uymaktır. Reçete misalinde olduğu gibi Kur’an’ı alıp şuraya koyduğumuz zaman Kur’an bize şifa olmaz. Peygamber’imize (sav) inanıyoruz; ama O’nun ahlakı ile ahlaklanmak için bir gayret göstermiyor isek o reçete orada kalır. Biz şifaya kavuşamayız. Elimizden geldiği kadar O’nun bıraktığı Kur’an’a, O’nun Sünnet-i Seniyesi’ne sımsıkı sarılmalıyız. O’nun ahlakı ile ahlaklanmaya mücadele etmeliyiz. Ancak şifa böyle olur bizim için. Fert için de toplum için de böyledir. Bunun hesabını yapmamız lazım. Müslümanız ama bu reçeteye ne kadar uyuyoruz. Bunun hesabını yapmak, bunun sorumluluğunu bilmek lazımdır arkadaşlar.
Tüm Peygamberlerin değişmeyen akidesi La ilahe illallah; yani Allah’tan (cc) başka ilah yoktur demek. Bu tevhidin en alt basamağıdır. Tevhidi öğrenmek yaşamakla mümkündür. Merhale merhale, yüksele yüksele öğreneceğiz. Sadece La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah demek; bu en dışarıdaki dairedir. Dıştaki daireden merkeze doğru indikçe yaşayarak anlayacağımız meseleler. İşte bu yaşama olayına tasavvuf ta “Seyr’i Süluk” deniyor. Tevhidi yaşayarak öğrenme. Allah’ı (cc) da yaşayarak öğrenmek. Bu Seyr’i Süluk nedir; en dışarıdaki daireden merkeze, öze yapılan bir yolculuktur. Tevhidi böyle anlarız. Bu yolculuğu yapmadan tevhidi anlama şansımız yoktur kardeşlerim. Bu hal yolculuğuna ihtiyaç vardır.
Bizim bir nefsimiz var. Şöyle bir teşbih yapalım: nefsimizi elim kabul edelim. Elim nefsimdir. Bu nefsi emaremdir. Bunun aldığı sıfat taattir, ibadettir, taatten, ibadetten uzaklaştığı bir dönemde buna Nefs-i Emmare denir. Bu nefs, Allah’a (cc) doğru tövbe ediyor, yaklaşıyor, ihlaslı bir tövbeyle geliyor; aynı el Nefs-i Levvame adını alıyor. Daha ileri gidiyor, aşk geliyor, muhabbet geliyor, coşkuya sarılıyor… Aynı el Nefs-i Mülhime adını alıyor. Daha ileri gidiyor Mutmaine oluyor. Bir çocuğun doğup büyüyüp gençlik, orta yaş, olgunluk kazanması gibi bir şey bu.
Bu Resulullah (sav) Efendimiz’in bize bıraktığı bir emanettir. Bize açtığı bir yoldur. Yani bu bir tarikat şeyhinin ortaya koyduğu bir şey değildir. Bu yolu Resulullah (sav) Efendimiz açmıştır. Kâmil bir imana gelmenin, olgunlaşmanın yolu budur. Resulullah’ı (sav) sevmenin yolu budur. O’nun ahlakı ile ahlaklanabilmenin yolu budur. Biz Resulullah (sav) Efendimize inanıyoruz, burada inanmayan yok. Ama O’nun ahlakı ile ahlaklanabilen kaç kişi var? Resulullah (sav) Efendimiz’de büyük bir hoşgörü vardır, bağışlayıcılık, sabır, rıza vardır. Biz de ufak bir zorluk, sıkıntı gördüğümüzde, bir yerden bir musibet geldiğinde hemen adamın gırtlağına sarılıyoruz. Öyle olmuyor mu? Resulullah (sav) Efendimiz’de büyük bir sabır vardır. Allah’ın (cc) Resulü “Benim başıma gelen bela, sıkıntı hiçbir peygambere, nebiye gelmemiştir” buyuruyor. O Allah’ın (cc) en seçkin, en sevgili kuludur. Yaradılışta ilk defa O’nun nuru yaratılmıştır; Nur-u Muhammedi. Sohbetin başında büyük peygamberleri sayarken önce Nur-u Resulullah (sav) dedim. O’nun nuru yaratılmış, bir zaman sonra O’nun nurundan bu âlem vücuda gelmiştir.
İşte Resulullah (sav) Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmak mücahedeyi gerektirir. Laf ile olmaz. Ve bu Allah’ı (cc) tanıma, bilme sanatıdır. Allah’ı (cc) yaşama sanatıdır. Allah’ı (cc) yakinen tanıyorum, Allah’ı (cc) yaşayarak biliyorum. Allah’ı (cc) seviyorsan, Resulullah’ı (sav) seviyorsan O’nun ipine sıkı sıkıya sarılacaksın Müslüman. Tembelliğini, gafletini, ikiyüzlülüğünü, dönekliğini, vefasızlığını, kaypaklığını mazur göstermek için kılıf aramayacaksın. Resulullah (sav) Efendimiz ahlakın en güzel örneğini ortaya koymuştur. Kendimizi lütfen hesaba çekelim. Kendi kendimizi kandırmayalım. Buralara boş gelip boş gitmeyelim. Her geldiğinde Allah (cc) yolanda biraz daha terakki etmiş olarak gelin-gidin. Yani bu geldiğini bir dahaki geldiğinde beğenmemen lazım… Daha ilerlemiş olarak gelin. Tabi o acıyı, o sıkıntıyı, o gözyaşını, o teri dökmedikten sonra Resulullah’ı (sav) tanıma şansın da yok.
Resulullah (sav) Efendimiz buyuruyor ki “Beni ananızdan, babanızdan, nefsinizden çok sevmedikçe Kâmil bir Müslüman olamazsınız.” Allah (cc) için kendimizi bir yoklayalım. Resulullah’ı (sav) biz anamızdan, babamızdan, nefsimizden çok seviyor muyuz? Bu kıvama gelmiş miyiz? Bu olgunluk var mı bizde? Bu samimiyet, bu ihlas, bu muhabbet var mı?
Tasavvufta Veysel Karani diye bir zat var. Yemende deve çobanı. Ama yaşadığı dönemin en büyük evliyası kabul ediliyor. Peygamber (sav) Efendimizi hiç görmemiş. Annesinden, Medine’ye kadar gidip Peygamber (sav) Efendimizi görüp geleceğine dair bir söz aldığı söylenir. Böyle bir fantezi hikâye var. Veysel Karani Yemen’den Medine’ye sürüne sürüne geliyor. Allah Resulü (sav) nerde? Mescid-i Nebi’de. Annesinden o kadar izin almış, Peygamber’imizi (sav) görmeden Medine’den dönüyor gidiyor.
Bu son derece fantezi, boş bir laf! Gönlünde O Resulullah’ın (sav) muhabbeti tutuşan, o kıvılcım düşen insanın ne anası, ne babası, ne kardeşi, ne kızı ne de çocuğu olur. Ne de kendi olur. Dönemez, yapamaz bu işi ve Hz. Ömer’e söylenen sözlerle bu ifade ters düşüyor.
Allah (cc) ayağımızı kaydırmasın. Bu konuda ne anam, ne babam olur. Peygamber (sav) yücelerin yücesi büyük insan. O büyük bir okyanus, her şey O’nun nurundan halk edilmiş. Bizim O’nu anlatmamız mümkün değil. Belki o muhabbeti yaşarız, o coşkuyu buluruz ama Hz. Muhammed (sav)’i anlatmak öyle kolay bir iş değil. Şurada doğmuştur, şurada yaşamıştır, şurada ölmüştür, şurada hicret etmiştir. Bunlar Hz. Peygamber’i (sav) anlatmak değil. Bu hikâyenin en dışıdır. Peygamber’imizin (sav) bir Rabbani yüzü vardır; konuşulacak yer burası ama en kılçıklı yer. Oraya fazla girmeden ne diyor Kur’an: “Peygamber’e itaat Allah’a itaattir.” Allah (cc) ve Resulüne itaat edin diyor Kur’an. Yani birini ötekinden ayırma şansımız yok.
Allah (cc) bütün bu âlemin Maliki, Haliki ama en mükemmel şekilde Hz. Muhammed’de (sav) görünür. Hz. Muhammed (sav), Allah’a (cc) en Kâmil manada ayna olmuş biri. “Mü’min Mü’minin aynasıdır” hadisini duyduk, değil mi? Hz. Allah’a (cc) en Kâmil, en mükemmel manada ayna olan Hz. Resulullah (sav) ‘tır. Yani oradan gördüğün Hak’tır. Ama O kuldur, kulluğunu unutmayın. Ama Allah’ın (cc) en mükemmel tecelli ettiği bir kuldur. Allah’ın (cc) en mükemmel göründüğü bir kuldur Hz. Muhammed (sav). Onun için bu işe sıkı sarılalım.
Evlerimizde mutlaka bir hadis kitabı olsun. Peygamber’imizin (sav) hayatını anlatan bir siyer kitabı olsun. Zaman zaman, boş kaldıkça, uygun düştükçe açın okuyun. Bu konuda biraz yoğunlaşalım. Bir sürü ıvır-zıvır kitap okuyoruz. TV’de boş ıvır-zıvır programlar izliyoruz. Yarın bunların hiçbiri bize lazım olmayacak. Onları da izle, hakkındır, izleyeceksin tabii. Ama Resulullah’ı (sav) da tanıyalım. O konuda âlimlerin, ariflerin kitaplarına da müracaat edelim. Evinizde bunlar bulunsun. Çoluk çocuğununuz okusun. Kültürümüze bu yerleşsin yani. Bir Hz. Muhammed (sav) sevdası, sevgisi oluşsun. Bunun yolu da buradan geçer. Bütün zamanımızı çoluk çocuğumuza, işimize, Fenerbahçe-Beşiktaş maçına harcamayalım. Gönlümüzde bir Peygamber (sav) sevgisi olsun. Ona da bir zaman ayıralım.
Kur’ an Peygamber’imiz (sav)i tasvir ederken “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyor.
Rahmet merhametin karşılığı; şefkat acıma, yardım, iyilik etme… Peygamber’imizin (sav) en belirgin sıfatları. Öyleyse biz dini bağlı olduğumuz tarikattan ibaret zannetmeyeceğiz. Öyleyse biz tevhid dinini mezhebimizden ibaret zannetmeyeceğiz. Kendi anlayışımızdan ibaret zannetmeyeceğiz. Peygamber’imizin (sav) yaşantısında tüm insanlara kucak açma vardır. Tüm insanlara bağışlama, hoşgörü vardır. Onlardan gelen eziyetlere sabır vardır. Peygamber’imiz (sav) Mekke’yi feth ediyor. Kendisine yirmi sene kılıç sallayan Ebu Süfyan’a “affettim seni” diyor, “bağışladım” diyor. Geliyor, “Affetim seni, azad ettim seni, bağışladım” diyor ve hiçbir ceza takdim etmiyor.
Biz ne yapıyoruz? Bizim partiye oy vermeyen adamı cehennemlik ilan ediyoruz. Bizim tarikata girmemişse cehennemlik ilan ediyoruz. Bunlar dar görüşlülüktür, basitliktir, taassuptur, Tevhit dinini anlayamamaktır. Öyleyse seçimler de yanaşıyor, ötekiyle berikiyle didişip kakışmayın. Bu hizmettir, elbette onu birileri yapacaktır. Bizim dinimiz hoşgörü, sabır, bağışlama dinidir. Bu konuda kollarımızı biraz insanlara açabilelim. Sabırlı, kararlı olalım. Yolumuzda yürüyebilelim.
İslam bağışlama dinidir. İnsanları sevelim. Mezhebi, tarikatı ne olursa olsun insanları sevelim. İnsan Hz. Allah’ın (cc) en büyük, en muhteşem, en güzel eseridir. İnsanları horlayarak bir yerlere varamayız. Taassuptan uzak olalım. Yoğun bir meşrep, mezhep taassubu var. İnsanlar yüzyıllardır bunlar için kan dökmüş, birbirlerine girmişler. Artık insanlık bunu aşmalıdır. İslam büyük, geniştir. İslam’ı kendi yaptığımızdan ibaret zannetmeyelim. Zaman zaman bana sorarlar: “Sen insanları çok mu seviyorsun” Şu içinizde en fazla eziyetlere maruz kalmış birisiyim. Ama gene de içimde insanlara karşı büyük bir sevgi, muhabbet duyuyorum.
Çünkü insan bu kâinatın süzülmüşü, özüdür. İnsandan daha büyük bir eser yoktur bu âlemde. İnsan da Hz. Allah’ın (cc) aynasıdır. En belirgin bir şekilde Hz. Allah (cc) insan aynasından görünür. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri’nin bir ikiliği var:
“Aç gözün mir’atı Hak insandır
Görünen insanda Rahman’dır”
Biz insandaki Esrar-ı İlahiye’yi tanımıyoruz. Kendimizi tanımıyoruz. Onun için de Allah’ı (cc) tanımıyoruz. “Nefsini bilen Rabbini bilir” diyor Allah’ın Resulü. Ahde vefalı olalım. Sözümüzde duralım, sevelim. Yunus Emre’nin güzel bir sözü var: “Sevelim sevilelim.” Büyük bir ozan. Meşrep, mezhep, tarikat taassubundan, bencillikten kendini kurtarırsan, insanlara kucak açar sevebilirsin. Küçük hesaplara takılırsan insanları sevme şansın yoktur. Bu gariban Ahmed’in de bir ikiliği var:
“Renkten renge bürünür
Her yönden O görünür”
Allah (cc) ehli insanlar Allah’ı (cc) görmek için ölmeyi beklemezler. Cennete gitmeyi beklemezler. Onlar için bu âlem cennettir. Bu âlemde göreceklerini görürler. Allah (cc) gizli değildir, aşikârdır; ama ehli bilir. O göz gerekir. Sen senden çıkarsan, kurtulursan her yerde O’nu görürsün. Allah’a (cc) perde sensin. İşte Resulullah (sav) Efendimiz bize bu yolu, tevhit yolunu açmış. Allah (cc) bize Hak yolunda yürümeyi nasip etsin, sabır, sebat, istikamet versin. Biz, nefsimize, kendimize kulluk etmeden Allah’a (cc) kulluk etmeyi öğrenelim.
Allah (cc) yardımcımız olsun.


Yorum bırakın