Velileri tanımak Allah’ın (cc) bir lütfudur. Allah (cc) dilerse dilediğini tanıtır, tabi içimizde bu insanları tanımak için bir istek olduğu zaman. Allah’a (cc) yalvarırız, Allah (cc) bu insanlardan birini karşımıza çıkarır. İnsan bir yere bağlıysa, tabi ki başka yerde yol araması biraz yanlış olur.
Bu insanlar halkın arasında vardır. Bu tarikatların çeşitli olması Allah’ın (cc) bize bir lütfudur, keremidir bunu böyle algılamak lazımdır. Dedikodu, vıdı-vıdı vesilesi yapmamak lazım. Hiçbir tarikatın başındaki insanı, kendi zannımıza göre ve kendi ölçümüzle tartmaya kalkmamak lazım.
Mesela çok saygı duyduğum kıymetli şairimiz cennet mekân, Necip Fazıl Kısakürek bir kitapta şöyle yazıyor: “Bir Nakşi büyüğü vahdet denizinden çok inciler çıkarmış, İbn-i Arabi ise bir tek inci çıkarmış onunla ömrünü geçirmiş, Abdülkadir Geylani Hazretleri de o vahdet denizinin kenarına bile gidememiş”. Bu tabi merhum Necip Fazıl Kısakürek’in yazısı; bana göre kendi boyunu çok aşan bir mesele. O kadar büyük şahıslar hakkın da, kalkıp da onların yaşadığı hali yaşamadan, onların geldiği makama ulaşmadan böyle ahkâm kesmeye kalkması; artık hafif bir tabirle terki edep olur, haddi aşmak olur. Böyle bir şey yapmaya asla ve kata kalkmayalım. Hepsine saygı gösterelim hangi tarikattan olursa olsun fark etmez. Çünkü artık onlara Kadiri veya Nakşi denmez de ehlullah denir, evliyaullah denir, kâmil insan denir.
“Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyuruyor Peygamber’imiz (sav). Bizim çoğumuzda gerçekten Allah’ı (cc) sevecek kabiliyet belki vardır ama onu geliştirmek kolay değildir. Yani Allah (cc) sevgisi sevgilerin en şahıdır, en büyüğüdür, en mükemmelidir ama bu sevgiye ulaşabilmek kolay bir şey değildir, bir eğitim işidir, zaman işidir. Kısmeti olan ulaşır, öyleyse Allah’ı (cc) seven insanları seversek bizim gibi insanlar için de bu da bir kurtuluş vesilesidir. Peygamber’imiz (sav)böyle buyuruyor “kişi sevdiğiyle beraberdir”. Bu insanlara ne lüzum var, ben bunları devre dışı bırakır da Allah (cc) ve Resulünü (sav) severim diyorsan, hay hay, buyur yol açık, kendini dene!
Peygamber’imiz (sav)buyuruyor ki; “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır”. İmam-ı Ali efendimiz evliyaullahtır. İlim şehrine Ali kapısından girilir. Yani diğer evliyaullahı da böyle kabul edeceksiniz. Bunlar Allah’a (cc) , Peygamber’e (sav)açılan bir kapıdır. Evliyayı bulursak Allah’ı (cc) bulmamız kolay olur. Evliyayı bulamadığımız zaman işimiz oldukça zor olur, meşakkatli olur, düşe kalka çok sıkıntı çekeriz, cenderelerden geçeriz. Mümkündür ama çok zordur.
Allah (cc) bize sevdiklerini sevdirsin, Peygamber Efendi’mizin (sav) ahlakıyla bizi ahlaklandırsın. Zaten bizim kendi ayıplarımız, kendi kusurlarımız kendi günahlarımız bize açıldığı zaman biz başkalarının ayıplarıyla uğraşmayız, uğraşamayız. Bu Allah’ın (cc) keremidir. Hazreti Allah (cc) bizi baştan da çıkarabilir yoldan da saptırabilir. Allah (cc) korusun, benliğe varlığa da düşürebilir, bizim için kendi ayıplarımızın bize açılması, bir takım keşif keramete benzer haller zuhur etmesinden daha kârlıdır, daha güzeldir, daha emniyetlidir. Şöyle yalvarmalıyız: “Yarabbi bize keşif keramet değil de bize kendi kusurlarımızı, kendi günahlarımızı, kendi hatalarımızı göster.” Bunları bize Allah (cc) açarsa, gösterirse bu Allah’ın (cc) bir lütfudur, bunları telafi etmek düzeltmek yoluna gideriz.
Hiçbir evliyanın çıkıp ta keşif keramet talep edeceğine ihtimal vermiyorum. Bunlar iradesinin dışında olan Allah’ın (cc) cilveleridir. Biz kendi kusurlarımızı kendi hatalarımızı görürsek bu bizi kemale ulaştırır, olgunlaştır. Allah’tan (cc) bunu talep edelim bu büyük bir nimettir, kişiye kendi ayıplarının kendi kusurlarının açılması. Bir de şu husus vardır: İnsan der ki; ben şu kadar vakit namaz kılarım, şunu şöyle yaptım, bunu böyle yaptım; kendini beğenir. Bu kendini beğenerek ucup içinde olmak insanı Allah’tan (cc) keser, Allah’tan (cc) uzaklaştırır. Oysa kendi hatalarını kendi kusurlarını görmek insanı Allah’a (cc) yaklaştırır. Peygamber (sav) Efendimiz buyuruyor ki bir hadisi şerifte “Sizler günah işlemeseydiniz Allah (cc) sizi helak eder, sizi yok eder, günah işleyip tövbe edecek bir kavim getirirdi.” Demek ki bizim kul olmamız, beşer olmamız hata yapmamızı gerektiriyor. Bu gidin de günah işleyin manasına gelmiyor elbette; ama istesek de istemesek de bazı hatalar zuhur edecektir bizden. Öyleyse hiçbir zaman kendimizi beğenmeyelim, ucup getirmeyelim, başkalarının da hatalarından ötürü onu kınamayalım, itmeyelim, horlamayalım, aşağılamayalım. Çünkü yarın o kardeşimizin işlediği hatayı bizim yapmayacağımızın garantisi yoktur. Aynı hatayı bizde işleyebiliriz, öyleyse hiç kimseye tepeden bakmayalım, aşağılamayalım, horlamayalım.
Yaptığımız ufak tefek ibadetleri gözümüzde büyütüp cennetin garantisi gibi görmeyelim. Daima tevazu-u mahviyet içinde, alçak gönüllü olmayı ihtiyat edelim arkadaşlar. Burada bunu arz etmişken şunu da söyleyeyim; Abdülkadir Geylani hazretlerinin İlahi Armağan veyahut “İlahi Lütuflar” diye yahut “Atiyyey-i Sübhaniye” isimli bir kitabı var. Orda şöyle bir şey vardır: “Veli günah işler mi? Veli günah işler. Tövbekâr olan veli daima masum olan veliden de efdaldir”.
Siz velileri de Peygamber makamında görmeyin ve veliyi günahsız gibi, hata yapmayacak biri gibi algılamayın, böyle yorumlamayın.
Tarihin her döneminde bu kemal ehli insanlardan, nebilerden ve velilerden halkın beklentisi çok yüksek düzeylerde olmuştur. Öyle olunca bunların kemal ve olgunluk derecesi ne olursa olsun, halkın beklentilerine her zaman cevap verememişlerdir. Bu İnsan-ı Kâmil de olsa böyledir. Çünkü halkın beklentisi çok yüksek düzeydedir. Bunlar halkın beklentisine her zaman olumlu cevap verememişlerdir. Buradan da bir takım insanların ayakları kayar. Onlar da Allah’ın (cc) bir kulu. Yaptıklarını Allah’ın (cc) izniyle, Allah’ın (cc) tasarrufuyla yaptıklarını bilmeliyiz. Çünkü yüksek düzeydeki beklentiler insanın ayağını kaydırır ilerde boşluğa düşürebilir.
Allah (cc) bir yerden bir koku nasip etmişse onun değerini bileceksin. Çalışacaksın, sebat ve gayret edeceksin, insan olmaya çalışacağız. İnsan kendi hatalarından sorumludur. Sen devamlı ötekinin berikinin ayıplarıyla hatalarıyla günahlarıyla uğraşırsan, bu seni yolundan eder. O konuda daha ilim sahibi insanlar konuşsun daha ehil insanlar konuşsun.
Bir mısra vardır çok güzel söylenmiş: “katlan kâra zarara”. Bunu bilmek başka şey, hayatına geçirmek başka şeydir. Neşemiz yerinde ise iyi, ancak zararın kokusunu aldığımız zaman ise paniğe kapılıyoruz.
Uzak doğuda semavi olmayan dinler vardır. Bunlar da bir yoldur aslında Budizm, Konfüçyanizm, Brahmanizm, Taoizm. Bunlar Allah (cc) kavramıyla ilgilenmemişlerdir. İnsanlara birtakım diyetler koymuşlar, ulûhiyet kavramıyla ilgilenmemişlerdir. Bunlar insan erdemine dayanan dinlerdir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık; bunlar Allah (cc) inancı olan dinlerdir ve bunları getirenler büyük peygamberler, ulul azam peygamberlerdir.
Çin’de Hindistan’da Budizm, Konfiçyusizm çok yaygın. Buda ve Konfüçyüs’ün peygamber olabileceği söyleniyor. İhtiyatla karşılanması gerekiyor bu fikirlerin. Hindistan her dinin yer bulduğu, yeşerdiği bir zemindir.
Biz La ilahe illallah Muhammed Resulullah diyor isek İslam’dan ve Resulullah (sav) Efendimizden başka bir yol aramamalıyız. Resulullah (sav) Efendimizin manevi ruhaniyeti ve tasarrufundan istifade etmek için sadece bizim bugün Anadolu’da yaygın olan Kadiri veya Nakşi olmak gerekmez. Yani farklı meşrep ve mizaçlar zuhur edebilir. Mesela bugün Rufailik, Kadirilik ehlisünnet tarikatlardır. Çok yaygındır. Halvetilik Anadolu’da yaygın bir tarikattır. Şazeli tarikatı çok yaygındır. Mevlevilik ve Bayramilik çok yaygın tarikatlardır ama baktığın zaman bunların meşreplerinde çok farklılık vardır. Ama bunlar Peygamber (sav)’ Efendi’mizin önünde baş keserler. Hepsi Peygamber Efendimize bağlıdır. Hepsi Peygamber Efendi’mizin (sav) Risalet’ini, nübüvvetini tasdik ederler. Ama zahirde baktığın zaman farklı bir zikir yöntemleri vardır.
Nakşilere baktığın zaman çok farklı bir zikir yöntemleri vardır. Allah’a (cc) ve Resulüne (sav) yakınlık noktasında bizim gibi insanların alıp bunları tartmaya ölçmeye kalkması yersiz olur, gereksiz olur, haddini aşmak olur. Biz hepsini de severiz sayarız. Kısmet bize nerden açılmışsa oradan gideriz ama bir Rufai büyüğünü de severiz sayarız, bir Nakşi büyüğü de severiz sayarız, bir Kadiri büyüğünü de severiz sayarız.
Madem Kur’an bir, Resulullah (sav) Efendimiz bir de yollar neden bu kadar çok? O şundan kaynaklanır; bu tamamen psikolojik bir durumdur. Yani bizim meşreplerimizin, mizaçlarımızın farklı olmasından neşet eder. İşin iç yüzü budur yani, yoksa onların hiç biri kalkıp ta o büyükler ben farklı bir yol kuracağım mantığıyla yapmamışlardır.
Hiçbirimizin huyu ötekine benzemez. Bazı asgari müştereklerimiz vardır elbette. Ancak insan çok sakin, çok halim, çok yumuşak ise böyle bir mizaçtaki bir insanın gidip de bir cehri zikir yapan bir tarikata intibak etmesi, ondan feyizlenmesi kolay olmaz. Çünkü yapısı buna müsait değildir. Böyle insanların yapısına uygun olan hafi zikirdir deyince de sade Nakşi gibi görmeyin. Nakşiliğin birde Halid-i kolu vardır Türkiye’de, oda cehri zikir, açık zikir yapar. Mevlana Halid-i Bağdadi diye bir zat tarafından kurulmuştur.
İşte bu farklı mizaçlar farklı tarikatları doğurmuştur. Evet, birinden istifade edemeyen ötekinden istifade eder. Yani olay bu, bir rekabet değildir. Bunların birbirlerini taklit etmesi düşünülmez. Bunların çok olması bir fitne meselesi değildir ve olmamalıdır. Olayı öyle algılamamak lazım. Bunların çok olması Allah’ın (cc) rahmetidir.
La ilahe illallah Muhammed Resulullah diyor isen Müslümanlığın getirdiği ahkâma bağlanacaksın, Resulullah (sav) efendimize itaat edeceksin, onun yolunda olan insanlara itaat edeceksin, kurtuluşu bunda bileceksin. Mevlana “gel ne olursan ol yine gel. Kâfir, putperest, Mecusi olsan da gel. Bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan gene gel” diyor. Bunu söyler ama aynı Mevlana bir başka yerde “ben Muhammed Mustafa’nın yolunun toprağının tozuyum kim bu sözden başka bir söz söylerse ben o sözden incinirim, onu söyleyenden de incinirim” der. Burada Resulullah (sav) Efendimizin yoluna karşı büyük bir mahviyet var teslimiyet var itaat var değil mi? Olayı böyle algılamak lazım.
Resulullah (sav) Efendimizin manevi saltanatı vardır, onun manevi büyüklüğü vardır. Biz Resulullah (sav) Efendimizi devre dışı bırakıp da haşa Allah’a (cc) gitmeye kalkarsak yolumuz perişan olur. Resulullah (sav) Efendimizin Risalet’ini, nübüvvetini tasdik edeceğiz çünkü o en kâmil en mükemmel ahlakın sahibidir. Bizim için onda çok güzel örnekler vardır. Bazı veliler de dediğim gibi mizaç farklılığından, yapı farklılığından dolayı farklı şeyler söyleyebilirler.
Mesela bunların başında Beyazıd-ı Bestami hazretleri geliyor. Kendisinde çok şathiyat vardır. Şathiyat nedir? Kitap ve sünnet tarafından pek hoş karşılanmayan sözlere şathiyat denir. Beyazıd-ı Bestami hazretlerinde çoktur ve diğer velilerde de böyle zaman zaman şathiyat vardır, olmuştur, olur, olabilir. Güzel bir ikilik var yıllar önce söylediğimiz;
“Ehli halin sözünü ne taklit et ne inkâr,
Resulün sözüne uymaktır en büyük kar.”
Onlar o halde, o halin içindedir yaşıyordur. Onları taklit de etme, inkâr da etme, dilini tut. O Allah (cc) ile kendi arasında. Kendi onun hesabını verir. Senin kapasiten onu çekmez, yani sen bir Beyazıd-ı Bestami yahut bir İbn-i Arabi yahut bir Mevlana’yı senin tartacak kapasiten, ilmin yoktur. Sen onların sözünü anlamayabilirsin, yanlış anlayabilirsin.
Resulullah (sav) Efendimiz manen herkesin anlayış seviyesine göre konuşmuştur. Resulullah (sav) Efendimiz temel taştır. Temel taşı değişmez. Her veli ona saygı gösterir. Allah (cc) Resulullah (sav) Efendimize tazim etmeyi, hürmet etmeyi, onun ahlakıyla ahlaklanmayı bizlere nasip etsin.
Peki, niçin Resulullah (sav) Efendimizin söylemediği sözleri bu evliyaullah söylemiştir. Şimdi Resulullah (sav) Efendimiz büyük bir ummandır. Bu soruyu Şems hazretleri Mevlana’ya soruyor; “Beyazıd daha mı büyüktür” ki deyince, Mevlana diyor ki; “O büyük bir ummandır, O’nda esrar-ı ilahi vardır ama, o fakrından aczinden söz etmiş, halkın anlayacağı dilden söz etmiştir. Ötekinin kabı dardır, evliyaullah o hal tecelli edince dayanamamış o hali dışarı atmıştır.” Burada yeri gelmişken söyleyeyim, Şems hazretleri de çok insanların tanıması zor olan bir velidir. Zaten bir tek kişi tasdik etmiştir o da Mevlana. Celal neşesi olan, Melami neşesi olan bir velidir.
Halk veliyi çok dar bir ölçü içerisinde değerlendiriyor. Velilerin kiminde celal neşesi vardır kiminde cemal neşesi vardır. Bu bir Cilveyi Rabbanidir. İşte Peygamber’imiz (sav), büyük insan, kap çok büyük olduğu için, o insanlara akılları miktarınca konuşmuş ki, insanlar itiraz etmesinler akılları miktarınca anlasınlar. Ama evliyaullah onun gibi geniş bir umman olmadığı için, o hal de tecelli edince dayanamamış bazı şeyler söylemiş ki, buna şathiyat deniyor. Şathiyat Beyazıd-ı Bestami hazretlerinde çoktur. Bazen Şems hazretlerinde de şathiyat görülmüştür.
Allah (cc) tan yardım talep edelim, “Yarabbi” diyelim, “razı olduğun hoşnut olduğun amelleri işlemeye bizi muvafık kıl, emrettiklerini yapmayı yasak kıldıklarından sakınmayı kolaylaştır Rabbim. Bizi Peygamber (sav)’ Efendi’mizin ahlakıyla ahlaklandır. Bizi sıratı müstakimden ayırma, ahır nefeste imam kâmil ile bize kolay ölüm nasip et. Bizi Salihlerinle haşret Rabbim” deyip sözümü bitireyim.


Yorum bırakın