Tasavvufun ruhu Resulullah (sav) efendimizin yüce ahlakıyla ahlaklanma mücadelesidir. Bunun içerisinde; cihad, nefsin tezkiye edilmesi, kamil imana ulaşma, İslam’ı başkalarına tebliğ etme vardır.

Biz tasavvufu, sen-ben, tarikat tartışması olarak değil, önce kendi manevi yükselişini sağlamak için, mücahade etmek, tezkiye-i nefs (nefis temizliği) yapmak, ahlaki olgunluğa ulaşmak; öbür taraftan da; İslam’a hizmet etmek, kitlelere İslam’ı sevdirmek, “emr-i bi’l maruf, nehy-i anil münker” yapmak olarak anlıyoruz. Gönlümüzdeki aşk, muhabbet, arayış ne kadar çok olursa bu yolda terakkimiz de o kadar olur. İnsanda bu susuzluğun olması büyük sermayedir. İnsanda bu dert, bu acı olmalı. İnsan madde ile manadan mürekkeptir. Karnını doyurduğun insanın manasını doyurmadığın zaman o insan huzursuzdur, muzdariptir, sıkıntılıdır. Namaz kılarken Müslüman olduğumuz gibi, çalışma hayatında da, komşuluk münasebetlerinde de Müslüman olalım. Müslümanlık her şeyimize hâkim olsun ki hem kendi nefsimizi sıkıntıdan, zulmetten kurtarmış, hem de inandığımız davaya hizmet etmiş olalım. 

İnsanı Allah’tan (cc) kesen zahiri ve batıni kirler, pislikler vardır; günah, kibir, ucub, riya, haset, şehvet, şirk-i hafi vb. Bunlarla kirlenmişiz. Mürşidin kapısında tevbe ile bunlardan temizlenip, arınacağız. Resulullah’a (sav) temizlenmiş olarak takdim, teslim edileceğiz. Ufak daire amirlerinin kapısını tıklatır girersin. Ama bir bakarsın, bir genel müdürün kapısını tıklatıp giremezsin. Önce onun sekreterinden randevu alacaksın, bekleyeceksin, içerden gelsin dediklerinde de gideceksin. Yani sen istediğin zaman giremezsin. İşte mürşitlerin huzuruna pat diye girebiliyoruz. Ama Resulullah’ın (sav) huzuruna giremezsin. Resulullah (sav) Efendimizden o mürşit senin için randevuyu alacak; yani seni kibirden, riyadan, ucubdan, masiyetten temizleyecek ve Resulullah (sav) “Efendimiz de ‘onu getir’ emrini verdiği zaman mürşidin seni teslim edecek. Ve mürşidin vazifesi o zaman bitmiştir; artık terbiyeyi Resulullah’tan (sav) alır.

Mürşitlerin kapısına bunun için gideceğiz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdai, Niyazi Mısri… Resulullah efendimize yol bulamamışlar. Kadı, alim, müderris olmalarına rağmen bir mürşide bağlanmışlar. Manevi kirlerden arındırılmışlar ve sonra Resulullah’a (sav) takdim edilmişler. Mürşid-i kamiller iki çeşit hizmet yapmışlardır: Birincisi; istidatlı olan insanları ruhsal eğitim ile yani seyr-i sülük yaptırmak, menzil ve makamlarda ilerletmek suretiyle vasıl-ı illallah etmek, cüz’ü küll’e ulaştırmak…

İkincisi, halk kitlelerine İslam’ı, Allah (cc) ve Resulünü (sav) sevdirirler. İslam’ın, Resul’ün propagandasını yaparlar. İnsanların içini İslam’a, Allah (cc) ve Resülü’ne (sav) ısındırırlar. Mürşid-i kâmil, tüm insanları şu-bu ayrımı yapmadan sevgiyle kucaklayabilen, Allah (cc) ve Resulünü (sav) sevdirme, İslam’ı gerçek yönüyle yaşatma mücadelesi veren insandır. Mürşidlik insanları birbirine sevdiren, aradaki buzları eriten, kavgayı bıraktıran, Allah ve (cc) Resulüne (sav) doğru yönlendirebilen insandır. Mürşid-i kamilden en fazla faydalanma sohbet yolu ile olur. Bilgimizi ve ahlaki güzellikleri sohbet ile kazanırız. Sohbetlerde mürşidden feyz akışı olur, alırız. Bu feyzi aldığımızda da ibadetlerimizde kolaylık, içimizde ferahlık olur.

Yorum bırakın