Yine böyle mübarek bir gecede bizleri böyle bir niyetle buraya cem ettiği içinde Cenab-ı Hakk’a namütenahi şükürler olsun. Bu Cenab-ı Hakk’ın bize fazlıdır, keremidir, ihsanıdır. Onun ihsanı, onun keremi bizi buraya topladı. İnşallah bu meclislerden elimiz boş dönmeyeceğiz. Cenab-ı Hak bu meclisin feyzinden, nurundan cümlemizi nasiplendirsin. Bizleri bu meclislerde daim eylesin.
Biz Müslümanlar bu dünyaya La ilahe illallah demek için gelmişiz aslında. Bizim asıl görevimiz La ilahe illallah demek. Âdem’dan (AS) bu yana, bütün Peygamberlerin getirdiği, değişmeyen tek şey vardır; La ilahe illallah. Nebi olan peygamberler değil ama Resul olan peygamberler şeriat getirmiştir. İşte Resulullah (sav) Efendimiz onların sonuncusu ve bir tanesidir malum. Zaman zaman şeriat hükümleri, taat, ibadetle ilgili hükümler değişikliğe uğramıştır, fakat bu La ilahe illallah davası hiç değişmemiştir. Âdem (AS) Peygamber efendimizden, Peygamber (sav) Efendimize, o günden günümüze kadar hep La ilahe illallah demek için gelmişiz.
La ilahe illallah aslında söylendiği gibi kolay bir söz değil. La ilahe illallah’ın çok çeşitli mertebeleri var. Bu ancak “Seyr-i Süluk” dediğimiz tasavvuf yolunun menzil ve makamlarında ilerledikçe yakalanır, elde edilir. Bizim gibi bu halkın, bu insanların La ilahe illallah’a verdiği mana; “Allah’tan (cc) başka ilah yoktur”, “Allah’tan (cc) başka ibadet edilecek mabut yoktur” şeklindedir. Bu, tevhidin aslında en avamı, en aşağıdaki manasıdır kardeşlerim. Tabi bugün bu konuda konuşup lafı uzatmayacağım. Ama asli görevimiz La ilahe illallah demektir.
Zaman zaman kardeşlerimiz buraya çocuklarını getiriyorlardı. Her akşam çocukların burada başını okşuyordum, bu meclisi sevdiriyordum ki, babalarının yaşına geldiği zaman bu meclislerden La ilahe illallah demekten kaçışmasınlar, bu işe kolayca intibak etsinler. Anlaşılıyor mu kardeşlerim, hepimize görevler düşüyor. İnananlar olarak hepimize görevler düşüyor.
La ilahe illallah bize bir mesuliyet getiriyor. La ilahe illallah dediğimiz zaman bir yük bir mesuliyet altına giriyoruz. Yani; “La ilahe illallah, Allah’tan (cc) başka ilah yoktur, kendisine tapılacak ibadet edilecek Allah’tan (cc) başka mabut yoktur” dediğimiz zaman aslında bütün nefsimizi, kendi keyfimizi, irademizi Allah’ın (cc) iradesine teslim etmek mecburiyetindeyiz. Yani Allah’ın (cc) emrettiği gibi yaşamak mecburiyetindeyiz aslında. Allah’ı (cc) kendimize mabut, kendimize Rab edindiğimiz zaman Allah’ın (cc) emrettiği gibi yaşamak zorundayız.
Biz Müslümanlar olarak, inananlar olarak meseleleri, kitap ve sünnete havale etmek durumundayız. Kitap ve sünnet bize nasıl yaşamamızı telkin ediyor, nasıl tarif ediliyorsa ona uymak mecburiyetindeyiz. Bir taraftan La ilahe illallah deyip öbür taraftan, namaz kılmıyorsak, içki içiyorsak yahut diğer kötü işleri işliyorsak, bu, La ilahe illallah’ın dilimizden kalbimize inmediğinin, La ilahe illallah’ın manasını bilmediğimizin alametidir Müslümanlar. La ilahe illallah diyebilmek kolay bir mesele değildir. Kâmil manada diyebilmeyi Allah (cc) bize nasip etsin.
Allah’ın (cc) öyle dostları, öyle arifler vardır ki bu halkın arasında, Allah’a (cc) öylesine yakınlık, öylesine kurbiyet kesp etmişlerdir ki, hiç bir şey onları Allah’a (cc) karşı perdeleyemez. Yani, şu insanlar, şu halk da, Hakk’a perde olmaz onlar için. İşte kâmil manada La ilahe illallah diyebilen insan onlardır. Ve onların tevhide verdiği mana da La mevcude illallah’tır. Allah’tan (cc) başka mevcut yoktur. Bizim varlığımız şu âlemde oluşmuş o mutlak varlığın, o Kadir-i Mutlak’ın tecellileri, tezahürleridir. Yani aynı alandaki görüntüleridir. Var olan sadece Hz. Allah’tır (cc) . İnşallah zaman zaman bu konulara derinliğine, genişliğine temas edeceğiz.
Hemen şunu da beyan edeyim, burada bizim sohbetlerimizde sosyal meselelerden, tasavvuf konuları anlatmaya fırsat kalmıyor. İnsanımız kalbinde bu sosyal meseleler ile geliyor, bunları getiriyor. Hâlbuki buranın misyonu, görevi başkadır kardeşlerim. Bu gün La ilahe illallah demenin pek bilincinde, pek şuurunda değiliz ama size şunu arz etmek isterim. Osmanlı Devleti bizim iftihar ettiğimiz ceddimizin, atalarımızın kurduğu, yaşattığı bir İslam devletedir. Altı yüz yirmi üç sene Osmanlı İmparatorluğu ayakta durmuştur. Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutan iki tane ayağı vardır. Nasıl sen şu iki ayağın üzerinde duruyorsan işte Osmanlı’ya vücut veren, Osmanlı’yı taşıyan Osmanlı’nın iki tane ayağı vardır kardeşlerim. Bunlar Medreseler ve Tekkelerdir, bu iki ayağın üzerinde durmuştur altı yüz yirmi üç sene Osmanlı. Medreselerden ilim adamı, tekkeden ise gönül adamı yetişmiştir.
Gönül adamları memleketin manevi mimarlarıdır, insanlara İslam’ı, Allah (cc) ve Resulünü (sav) sevdirmişlerdir. İnsanlara, o devrin Müslümanlarına yaşamaktan gayenin Allah’a (cc) kulluk olduğunu öğretmişlerdir. İslam’ın aşk, vecd içinde yaşanmasına yardımcı olmuşlar, hizmet etmişlerdir. Biz bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak ayakta durmak istiyorsak yeniden bu iki ayağı inşa etmek durumundayız kardeşlerim. Başka türlü ayakta duramayız.
Osmanlı ile biz iftihar ediyoruz, ama Cumhuriyete de kesin olarak kendi adıma konuşuyorum, düşman değiliz. Cumhuriyetin de bize bahşettiği bir takım nimetler vardır. Osmanlı yaşamıştır, vazifesini ifa etmiştir, tarih sahnesinden çekilmiştir. Bugün Osmanlı yıkılmıştır, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur diye biz Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olmamalıyız. Evet devlet adına, millet adına bir takım olumsuzluklar, belki uyumsuzluklar vardır ama zaman içerisinde inşallah inşa edilecektir kardeşlerim. İnşallah devletimizle milletimiz barışacaktır. Sevgiyle, hoşgörüyle, dayanışmayla, birbirimizi anlamayla, kabul etmeyle bu meseleleri halledeceğiz. Yoksa biz Cumhuriyete düşman olmakla, birbirimize düşman olmakla hiç bir yere varamayız kardeşlerim. Yani biz İslam ülkelerinin lideri pozisyonundayız aslında. Bunun bize getirdiği mesuliyeti müdrik olarak yaşamak mecburiyetindeyiz. Yani biz sadece kendimiz için değil inandığımız dava için yaşamak zorundayız, kardeşlerim.
Cenab-ı Hakk hepimize bu şuuru ihsan etsin inşallah. Sevdiklerini sevdirsin. Feyziyle nurumuzu artırsın.


Yorum bırakın