Seyr-i Süluk konaklarına ait fezalarda ilerlemenin iki binek ve aracı olan cezbe ve aşk, ibadetin, taatın üstünde, ötesinde bir kavuşma ve yakınlığın aletidir. İlahi lütufların en azizi olan bu hallerden ilki, cezbe, Allah’ın (cc) seçip beğendiği saliki kendine doğru çekmesidir. İkincisi olan aşk ise, saliki Allah’tan (cc) başka her şeyin sevgi ve tesirinden kurtararak ‘fenafillah’ denilen hale getirmesidir. 

Cezbe ile Allah’a (cc) çekilen salik aşk ile de yaklaşma şeklini kazanarak bu makbuliyet ile Allah’tan (cc) başka her şeyi gönlünden atar. Allah’ı (cc) misafir etmek için bizzat Allah’ın (cc) kudret eliyle yapılmış bulunan bu gönül, her yabancıdan arındırılıp her kirden temizlenince de Allah’ın (cc) tecelli edeceği manevi bir saray haline getirilmiş olur. Fenafillah ile temizlenip hazırlanan bu saraya ilahi tecelli hasıl olunca, bu hale de ‘bekabillah’ denilir. Tasavvuf ve Seyr-i Süluk’un gayesi budur. Bu hallere tasavvuf ehlinin dışındaki zühd ehliyle alim ve abidlerin ulaşması imkansızdır.

Manevi seyirler esnasında her veli Allah’ın (cc) Esma-ül Hüsna’sından imdat aldığı ismin hakikatine ulaşır. Kuddüsi hazretleri Cenab-ı Hakk’ın ‘Kuddüs’ ismi şerifine ulaşmış ve bu ismin hakikatine öyle büyük kemali nasip almış ki ona bizzat Cenab-ı Hakk Kuddusi buyurmuştur. Kusur ve noksanlıklardan münezzeh, müberra, pek mukaddes manasına gelen bu kuddüs sıfatıyla sıfatlanan Kuddusi Baba’nın adı Hakk aşıkları arasında da Kuddüsi olarak söylenmiş ve asıl adını örtecek şekilde yerleşen bu sıfat yazılarında ve bilhassa şiirlerinde ona mahlas olmuştur.

Burada Kuddusi Baba Seyr-i Sülukun bir cezbe ve aşktan ibaret olduğunu, insan kendi kalbini Allah’ın (cc) gayrından ne var ise temizlemenin ‘fenafillah’, İlahi tecelliye nail olmaya da ‘bekabillah’ dedi. İşte tasavvuf bundan ibarettir kardeşlerim. Bizim asıl sıkıntınıız bu, vatandaşın gönlü masivaya şartlı, masivaya bağlı geliyor. Onları oradan koparmak istediğimiz zaman kişi itiraz ediyor, inkar ve itiraza düşüyor. Ayağı kayıp, geçip gidiyor. Eğer sen tasavvuf mesleğini kendine bir meslek, bir meşrep, bir yol olarak benimsemiş isen bu yolda yapılması gereken fedakarlıklara katlanacaksın. 

Tasavvuf kalbin Allah’ın (cc) gayrından temizlenmesi işidir. Bu fenafillahtır. Fenafillah cezbeyle yani Hakk’a çekiliş ile olur.

Tasavvuf fena ve bekadan ibarettir kardeşlerim. Ama o söylendiği gibi kolay değildir. İmam-ı Gazali gibi, Hacı Bayram Veli gibi, İbrahim Hakkı Hazretleri gibi ve de pek çok sayılabilir, tüm bunlar zahir ilminde deniz deryadır, müderris olmuşlardır ama Hakk’ı bilme noktasında bu ilim yeterli olmamıştır. Allah’ı (cc) bilmek aklın yanı sıra gönlü de gerektirir.

 Kendim âcizane şahsi doyumsuzluğum budur benim. O gördüğüm şey doyurmamıştır, doyurmuyor. Kendi nefsim için farz kabul ederim bu işi ben ama herkes aynı heyecanı duyamaz. İşte bu iştiyakı duyduğum için senelerdir bu yolda bin bir türlü çilelere, sıkıntılara katlanmışız. Bin bir türlü eziyetlere katlanımışız. Dava şeyhlik filan değildir. Dava o doyuma ulaşmaktır. O’nu gaye edinebilmek için O’nun dışındaki gayelerden kalbi tenıizlemek gerekiyor. Mesele bu anlaşılmayacak bir şey yok. 

Sen bu tasavvuf mesleğini kendine yol olarak seçtiysen bu işin ustalarına itaat edeceksin. Yoksa git ekmekçi ol, politikacı ol, fizikçi ol, kuyumcu ol, tarihçi ol, sosyolog ol, psikolog ol vs. bunların hepsine ihtiyaç vardır. Ama tasavvuf adamı olmak istiyorsan yol budur, metot budur. Buna katlanacaksm. Tasavvuf büyükleri ne diyorsa ona itaat edeceksin. Kendi keyfine bu işi uydurduğun zaman maksat hâsıl olmaz.

Allah’a (cc) ulaşmakta fena hali de maksut değildir, bekaya ulaşmak gerekir. Yani o sarayı Allah’ın (cc) gayrından temizleyip Allah’ı (cc) oraya misafir etmek gerekir. O gönlü, O kalbi Allah’ın (cc) arşı haline getirmek gerekir. Bu noktada üstüne basa basa şunu söyleyeyim; bu dediğim maksada ulaşmış bir kimsenin yüzüne bakmayı Kabe’ye bakmaktan üstün bilirim. İster idrakinize sığsın ister sığmasın, isterse beni ipe götürsünler mühim değil. Bu dediğim insanın yüzüne bakmayı Kabe’ye bakmaktan faziletli bilirim. “Ben yerime göğüme sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” buyuruyor Cenab-ı Allah (cc) . “Ben bu hazinenin anahtarını ona verdim, mü’min kulumun kalbine sığdım.” Yani bütün esrar-ı ilahi insandadır. Bir sohbette demiştim ki; “Tasavvufun başında insan vardır, sonunda da insan vardır.” İnsan bu kainatın süzülmüşüdür. Bu kâinatta her şey insanın hizmeti için yaratılmıştır.

Biz lütfen kendimizi bilelim. Tasavvuf yoluna niçin girmişiz, gayemiz nedir, maksudumuz nedir bilelim. “Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ben o kulumu severim, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli olurum.” Bu hadis-i kudsi var mı? Var. İşte deminki dediğim hal bu haldir. Kalbin dünya ile dolu iken namazıyla, niyaz ile bu işe ulaşılmaz. Bu Seyr-i Süluku gerektiren bir keyfiyettir ve Hakk’ın varlığında kendi varlığını eriteceksin, kendini yok edeceksin, Hakk’ta kaybolacaksm. Fenafillah hali kendi iradeni Hakk’ın iradesinde yok etmektir.

Yorum bırakın