Hepinizin bayramı mübarek olsun kardeşlerim. Tasavvuf muhabbet yoludur, aşk işidir, aşk mesleğidir. Arkadaşlar bana ait şiirlerden okudular. Hepiniz sağ olun. Bunları yazdığım zaman, kendim yazdığımı zannediyordum. “Öze Dönüş” diye bir kitabım var. Şiirler bitti, aradan zamanlar geçti. Düşündüm ki bütün bunlar, bana veriliş olmuş; kendi isteğimle olmamış. Hakk’ın bir ihsanı olarak yazılmış bunlar. Kesin olarak, Ahmet yazmamış. Sadece Ahmet’in eline kalemi vermişler, şunu yazacaksın demişler yani. Öyle olmuş; bunların yazılışı öyle. İstesem şimdi, bir tanesini yazamam. O, o zamana aitmiş. O devir geçti. O halleri yaşayarak yazdık. Bu kardeşlerimizin okuduğu şiirlerdeki o manevi halleri, biz yaşayarak yazdık. O aşkı, o acıyı, o göz yaşını yaşayarak yazdık.

Bizim şöyle bir sözümüz var biliyorsunuz: “Uğrunda fedakarlık yapamadığın sevgiyi yüreğinde taşıma.” Bu sözü gerçekten ağlayarak yazmıştım. Ağlayarak yazdım. Acılar vardı, gözyaşları vardı, yalnızlık vardı, horlanmak vardı; hepsi vardı. Belalar sıkıntılar yağmur gibi geliyordu. İşte o zaman bu sözü yazmıştım. Bu sözü yazdığım dönemde, yoğun bir Peygamber sevgisi vardı. Yoğun bir ateş vardı. Kimseye anlatamıyordum. Yoğun bir ateş. Hiçbir şey gözüme görünmüyordu. Eşim, aşım, çocuğum.. O dönemde dört tane çocuğum öldü, küçük yaşlarda.. Hiç etkilenmiyordum. Çünkü yangın vardı içimde. Bu yangınla geldik bu günlere. Tabi bunlar yaşanmış şeyler. Şiir olsun diye yazılmış şeyler değil. Onun için, ne zaman dinlesem tabii, etkileniyorum. 

Hacı Bayram Veli Hazretlerinin şöyle bir şiiri var;

N’oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm

Derdi Gamınla doldu bu gönlüm

Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm

Yanmada derman buldu gönlüm

Bu yolda dert vardır kardeşlerim, acı vardır, gözyaşı vardır… Ama yanmak da vardır; o ateşe yanmak da vardır. Kim bunun dışında şeyler duyuyorsa bu işi bilmiyordur. Tasavvuf aşk mesleğidir, muhabbet mesleğidir. Ama herkesin gönlünde bu ateş farklı farklı yanar. Kiminde güçlüdür, kiminde güçsüzdür.

Kurban kesmek, Allah’a (cc) yakınlık olarak tarif ediliyor, doğrudur. Allah (cc) kurban kesen kardeşlerimizin kurbanlarını makbul etsin. Kur’an, Peygamberimiz, hadisler başım gözüm üstüne. Haşa hiçbir itirazımız, içimizde bir vesvesemiz olamaz. Şimdi düşünün. Çok zengin bir insan, üç yüz-beş yüz bin lira vermiş kurban kesmiş. Ona hiç dokunur mu? Deveden bir tüy misali, hiç dokunmaz. Ama zayıf insan, güçsüz insan bir kurban keser, Allah’a (cc) yakınlık hesap eder. İşte onun biraz daha dokunması, belki İnd-i İlahide makbul olur. Makbul olur ama insanımızda şöyle bir zaaf da var.  Borç alıyor, kurban kesiyor. Yani kendisine bu vacip değilken kurban kesiyor. Bunları da Allah makbul etsin ama bunun fıkıhta da bir yeri yok. Bundan mesul olmaz. Kurban kesmezse, mesul olmaz. 

Şimdi kardeşimiz, farz olan namazı kılmıyor; ama kurban kesiyor. Namazdan soruluruz. Ama kurbandan sorulmayız. Kurban vaciptir diyenler var, sünnettir diyenler var; üzerinde tam bir ittifak yok. Ama namaz farzdır. Onun için namaz, tüm ibadetlerin önüne geçmelidir kardeşlerim. Namaz da zikirdir zaten. Tabii kurban da, tabirim mazur görülürse, biraz da vatandaşta sosyal baskı oluyor. Yani ‘filan kesti, ben de keseyim’. Bu mantık hoş bir şey değil. Kurban Allah’ın (cc) rızasını kazanmak için, Allah’a (cc) yakin olmak için kesilir. Yine birtakım sözler yazıyorum, nasip olursa, Allah (cc) veriyor. Ama bunlar kendi iradem ile kendi isteğim ile olmuyor. Belki aylarca bir tek söz yazamıyorum, hiç mümkün değil. Bazen ise Allah (cc) gönlüme ilham veriyor, üçünü beşini birden yazıyorum. Bütün bu yazdıklarımız, İlham-ı Rabbanidir. Öyle şuna buna dayalı değil. 

Kurban, birtakım ulemanm ifadesine göre sünnettir, bazıları vaciptir diyor. Sünnettir veya vaciptir, her neyse. Bizim eski diyanet işleri başkanı olacaktı, şimdiki mi bilemeyeceğim ismini. O zat da şöyle buyurdu. “Benim kanaatime göre kurban sünnettir” dedi. Bunun tartışmasını ulema yapsın. Ama ben sizin kafanızı, gönlünüzü bulandırmak niyetinde söylemeyeceğim bu söylediğimi. İntenette var isteyen merak eden açıp bakar. Günümüzün âlimlerinden Türk müfessiri Süleyman Ateş hoca var. Onun görüşü bu, bana ait bir şey yok. İntemetten baktılar arkadaşlar. Bu âlim hocamız, şöyle diyor. “Kurban, ömürde bir kere kesilirse, bu yerine getirilmiş olur” diyor. “Kurban, Hz İbrahim (as)’in Sünnetidir, Hz. İbrahim kurban kesmiştir” diyor. Oğlu İsmail’i, yatırınca, Hz. Allah (cc) bu koçu göndermiş. Tabi bu sizin fıkhi itikadınızı karıştırmasın. Fıkhi itikadınızı karıştırmak niyetinde söylemiyorum bunları. Ama o zat böyle diyor. Kurban Hz. İbrahim’in sünnetidir. Hz. Allah (cc) O’na koçu hediye etmiş, o da kesmiştir. Yani, olayın niceliği hakkında bir bilgimiz kesin var. Şimdi öyledir veya böyledir; o hocanın ifadesine göre, Müslüman ömründe bir kez kurban keserse, bunu yerine getirmiş olur diyor. Benim size, bir sefer kesin iki sefer kesin gibi bir tavsiyem, telkinim yok. Böyle anti parantez bir bilgi olarak söyledim. 

Şöyle bir söz yazdım bu son yazdıklarımın içerisinde. “Allah (cc) için yaptığını, reklam etme.” Allah (cc) tüm yaptıklarımızı bilir. Allah (cc) için yaptığımız şeylerden, Allah (cc) haberdardır. Öyle değil mi kardeşlerim. Allah (cc) ‘habir’dir, haberdardır. Öyleyse, yaptığımızı; duysunlar, görsünler, işitsinler mantığıyla yapıyorsak, bu bir bakıma şirktir. Gizli şirktir. Bundan uzak durun. Yaptığımızı Allah (cc) için yapıyorsak, bunun reklamını yapmayalım ve öncelikle bize, Allah’ın (cc) emrettiği sorumluluklar vardır. Bunları yerine getirmeye çalışalım muhterem kardeşlerim. 

Bu kardeşlerimizin okuduğu şiirleri, bunları yaşamaymca anlayamazsınız. Bu işte asıl kurban edilecek şey, bu boğazlanan hayvanlardan ziyade; nefsimizi, nefsimizdeki hevayı, hevesi öldürmektir. 

Şimdi hacca giden arkadaşlar bilirler. Orada şeytan taşlama denilen bir olay vardır. Farz olan tavaftan sonra gidip şeytan taşlanır. Orada Müslüman, ayağındaki ayakkabısını çıkarır atar. Bunlar tamamen, cahilane şeylerdir. Burada atılması gereken şey, kendi enaniyetinden, nefsi emmaresinden soyunmaktır. Bunu yapabilmektir; onun manası budur. Orada asıl istenen şey; Allah için nefsinden fedakârlık yapmak, nefsindeki o heva ve hevesi kesmek, onu öldürmektir. Tasavvufta istenen budur. Nefsi emmare diyoruz ya uygun olmayan sıfatlara, bunu öldürmektir. 

Orada kardeşlerimiz bir mısrada ne okudular. “Sensin sana hep perde”. İşte biz bu istekleri öldürebildiğimiz zaman, istekler büsbütün gitmez. O yine bizdedir ama terbiye edilir. Çünkü insan terakki etse de onlar var olur. “Sensin sana hep perde”. Yani Allah’a (cc) olan perde, işte bu isteklerimizdir. Bunların boynunu kesmek gerekiyor. Bunları katletmek gerekiyor. Bunlarn kanını dökmek gerekiyor. İşte bu yol, mücahede yoludur. Nefsi ıslah etme yoludur. Hacı Bayram Veli ne demiş “Yanmada derman buldu bu gönlüm”. Yani yanmak aşktır, ateştir. Yanmayan temizlenemez, arınamaz. 

Benim tasavvuf anlayışımda hâkim olan unsur aşktır. Ben gençlik yıllarımda daha askere gitmeden bir şiir kitabı bastırmıştım. Tabi bir tane bile yok şimdi. Ne vardı, neydi bilmiyorum. Bu kitabın adı “Sönmeyen Ateş”ti. Bu ateş, hiç sönmedi içimde. Yetmiş yaşına geldim, bu ateş hiç sönmedi içimde. Büyüdü, küçülmedi. Tasavvuf aşk mesleğidir. Âşıklar mesleğidir. Gönlünüzü bu aşk ile bu ateşle doldurmaya bakın. İşte buralarda, bu gönlündeki ruhu ateşler mürşitler. Bu ruh fitilini ateşleyen insanlardır mürşitler. Kimi insanlar tek bir kibrit ile bu ateşi alır hemen, anında ateşi alır. Kimi insanlar da yaş odunlar gibidir. Uğraşman gerekir, üflemen gerekir, şöyle böyle. Geç ateş alır. İstidatlar da böyledir. Kimi insana anında, bir bakış ile ona gerekli ateşi verirsin. Yanar, tutuşur. Kimi insanla da işte uğraşman gerekir. Yani burada, mürşidin mürşitliği kadar, talibin de ihlası önemlidir. 

Bizim asli vazifemiz Allah’ı (cc) bilmektir. Hacda vakfeye durulur, haccın farzlarındandır. Dua edilir. Burada o mısralarımda kullanmışım. “Gönül vakfede”. Orada dua edilir, günahlardan soyunulur. Rivayet var ki, Âdem ile Havva orada buluşmuşlar. Tövbeleri orada kabul edilmiş. Hacıların da orada tövbelerinin kabul edileceği ihtimali var. O mısraları şimdi okuyamıyorum tabi. Orada Safa ve Merve tepeleri var. O hikâyeyi o konuyu şimdi anlatmak istemiyorum. Olay böyle… Bu isteklerimizin boynunu kesmedikten sonra, hevayı hevesimizi kırmadıktan sonra, Allah’a (cc) yakın olmanın imkânı yoktur. Bakın şöyle bir mısra okudu kardeşlerimiz. 

“Sensin sana hep perde”. 

İşte gönlümüzdeki bu perdeyi, aşmamız gerekiyor. Bunu aşabilmemiz için de, nefsimizin arınması gerekiyor. Nefsi arındırmak da ancak ateşle olur. Kıvılcımla olur. Gençlik yıllarımda şiire, edebiyata merakım vardı, askere gitmeden evvel. O dönemde karınca kararınca yazdığım, belki sanat değeri olmayan şiirler vardı. Tanıdığım, kendisine abi diye hitap ettiğim bir insan vardı. Tasavvufa yönelmemde, onun etkisi de vardır. Allah (cc) rahmet eylesin. Bir gün konuşurken dedi ki “şu yazdığım şiirlerden bir tanesini Allah (cc) rızası için yırt” dedi. Hiç tereddütsüz yırtamam dedim. Tabi Allah (cc) nasip etti, bu yollara girdik, üzerinden zamanlar geçti. Onun o sözü aklıma geldi. Demek ki bu şiirlerin aslında bir sanat değeri yok ama bunlar bana put olmuş dedim. Allah’ın (cc) rızasının üzerinde tutmuşum bunları dedim. Bunlar bana put olmuş dedim ve tuttum, ne kadar yazmışsam şiir – ki şiir yazıyordum, makale yazıyordum ve bunlar Tokat’ta Barış diye bir gazete vardı, orada yayımlanıyordu – yazdıklarımın tamamını yaktım. 

O gün bunların bir tanesini yırtmadım, bugün tamamını yırtacağım, yakacağım dedim ve tamamını yaktım gitti. Bu sonraki yazdığım şiirler, çok zaman sonra yazdım. O bırakışla öyle bir bıraktım ki kalemi elimden, neredeyse yazı yazmayı unutacaktım. Yirmi sene, yirmi beş sene belki, elime kalem alıp bir şey yazmadım. Sonra işte bu şiirler bir veriliş oldu. Manevi bir veriliş… O yüzden ne zaman okunsa beni etkiliyor. Çünkü bunları yaşayarak yazdım. Bu insanların kiminde, biraz daha aşk meşrep oluyor, gözü yaşlı oluyor. Kimi insanın da aynı muhabbeti bulması kolay olmuyor yani. Biz o gözü yaşlı olanlardanız. O yüzden elimde olmuyor. Ne zaman bunu okusalar, hemen ağlıyoruz. Ben sizin karşınızda, mümkün olsa, kesin olarak ağlamak istemiyorum. Ama olmuyor efendi kardeşlerim. 

Kurbanın ruhunu iyi anlayalım. Allah’a (cc) perde olan nefsimizi katledelim. Ondan kurtulmak için, Allah’a (cc) yönelelim. Bunu gideremediğimiz müddetçe, nefsimiz bize perdedir. Allah’ı (cc) perdeleyen perdedir. Şimdi şöyle havanın güneşli zamanında, gökyüzünde güneş var iken taksiyle gidiyorsun, düşün. Küçücük elini güneşe doğru kapattığında, güneş kaybolur mu? Ben çok denemişimdir. Güneşi göremezsin. El ve koca güneş. Koca güneşi, küçücük elinle kapatıyorsun. Yani şu küçücük varlığınla, Allah’a (cc) perde oluyorsun. Asıl fedakârlık burada. Tasavvufun ruhu bu… Size yazdıklarımı anlarsanız, bunu hayata geçirirseniz, bu size kâfidir. Sağa sola yönelmeye ihtiyaç yok. Tabi bunu derken, Kur’an’ı ve sevgili Peygamberimizin hadislerirıi kastetmiyorum. Bunların pek çoğu zaten Kur’an ve hadislerin mealinde şeylerdir. Ama onları okuyup da, ‘bunların mealinde yazayım’ mantığı kesinlikle yoktur. 

22 Ekim tarihinde, Hz. Ali’nin (kv) bir sözünü okudum burada. (Diyanetin takvime aldığı sözlerden) Tam kelimesi kelimesine söyleyemeyebilirim. Ama şu sözü hatırlarsınız. “Haksızlıklar ve zulümler karşısında sessiz ve tepkisiz kalan insan, onuru ile birlikte hak ve hürriyetini de yitirir.” Böyle bir sözüm var. Mana olarak Hz. Ali (kv) aynı şeyi yazmış. Ama ben onu yeni okuyorum. Şimdi onu okuyan bunu okuyan adam der ki, ‘bu adam Hz. Ali’nin (kv) sözünü biraz değiştirmiş böyle yazmış’. Hiç alakası yok, katiyen. Benzeri şeyler denk geldiğinde, anında yırtarım kendi yazdıklarımı. Hatta şöyle bir ikaz geldi bana Peygamber Efendimizden (sav). Bir arkadaşa rüyasında şöyle söylemiş Peygamber Efendimiz (sav): “Ona söyle yazdıklarını yırtmasın”. Ama o rüyayı gören arkadaşın benim yazdıklarımın bir kısmını yırttığımdan, kesin olarak haberi yok. Sadece ben yırtıyorum, o kadar. “Aynı makama gelen insanlar, aynı şeyi hisseder, yazar” demiş. Yani bunun böyle olduğunu da biliyorum. Çünkü dağın tepesine çıktığın zaman oksijen yoğunlaşacak, aynı havayı teneffüs edeceksin. Ben bunu biliyorum ama maksat kimseye benzemesin. Yani bir yerden aşırmış demesinler. Karakterimde bu dürüstlük vardır elhamdülillah. Anlatabiliyor muyum arkadaşlar? 

Şurada yazılan şeyler, size otuz sene yetecek şeylerdir. Bunları hayatınıza geçirdiğiniz zaman hiç tereddüt etmeyin ki bunlar sizi evliya makamına eriştirir. Kesin olarak.. Yeter ki bunları hayatınıza geçirmeye çalışın. Böyle bir gayret, cehd olsun içinizde.

Günümüz insanının şöyle talihsiz bir tarafı var. Biraz da bu sosyal yöne, birkaç cümle ile değinelim. Onların yaşadığı dönemde, – Hacı Bayram Veli’den söyledik – insanları meşgul eden meseleler azdı. Sosyal çalkantılar azdı. Öyle değil mi? Şimdi toplumu medya yönlendiriyor ve hayat mücadelesi insanları bir sosyal karmaşanın içine itiyor. Böylece çok çabucak, insanların konsantrasyonu bozuluyor. Benim şöyle bir sözüm vardır. “Onlar kendi coğrafyamda yaşıyorlardı, biz dünya coğrafyamda yaşıyoruz”. Çünkü televizyonu, interneti açtığın zaman İngiltere’yi evinden izliyorsun. Böyle bir kültür karmaşası var. Bu, arkadaşların konsantrasyonunu bozuyor. Elinizden geldiği kadar, buralardan mümkün mertebe uzak duralım. Bize lazım olan şeyler değil bunlar. 

Halis ibadet. Bulaşıksız, kirlenmemiş ibadet. Bu yolun gerekçesini söyle dedi bir arkadaşımız bu yakınlarda. Önce teslimiyet, sonra muhabbet, sonra ihlas dedim. Ondan sonra da fena dedim ama buraya da herkes ulaşamaz dedim. Muhabbet olmazsa, ihlası elde etmek mümkün değil. Çünkü ibadetlerimizde bir şeyler bulaşıktır. Ama o ateşle, o muhabbet ateşiyle yanarsak anlarız. Ondan sonra da fena… Daha evvel de bahsetmiştik fena ile ilgili. Şöyle bir söz de yazmıştım. “Fena süzgecinden geçersen, tortusuz bir insan olursun”. Hepimizin davranışlarında, hareketlerinde şimdi tortu vardır. Karışıklık vardır. Ama fena süzgecinden geçersek arınırız, tortusuz bir insan oluruz.

Allah (cc) hepimizin yardımcısı olsun arkadaşlar. Allah (cc) bize muhabbetini ihsan etsin. Bizi zatına cezbetsin. Bizim bu dağınıklığımıza, bu günahkârlığımıza, bu perişanlığımıza bakarsa, biz helak oluruz.

Yorum bırakın