Bütün Peygamberlere, bütün evliyalara sıkıntılı haller, hüzünlü haller musallat olmuştur. İnsan ne kadar kâmil ve olgun olursa olsun bu sıkıntılardan yakayı kurtaramaz. Bu sıkıntıların, belaların biri gider öteki gelir. Belalar oğluna gelir, kızına gelir, sıhhatine gelir, malına gelir… Bunlar Allah’ın (cc) cilveleridir. Madem bu insanlar Allah’ı (cc)  sevenlerdir niçin Allah (cc) bunlara bu sıkıntıları, belaları veriyor? Bunların mükâfatları bu mu olmalı? Demek ki Allah’ın (cc) âdeti böyle. Bu tür üzüntülerde, insanlar için onların bilmedikleri faydaları vardır. Yani Cenab-ı Hak bunları zulüm olsun diye vermiyor. Biz hep şen-şakrak olmayı, neşeli olmayı isteriz. Her şey gönlümüzce olsun isteriz. Hâlbuki hiç de öyle olmaz, Bu âlemde cereyan eden olaylar hiçbir velinin, hiçbir nebinin gönlüne göre olmamıştır.

Yeri gelmişken Kuşeyi Risale’sindeki konuyla ilgili bahse değinmek uygun olur: “Ebu Said El-Hudri haber verdi: Allah Resulü (sav)’nden dinledim: Mü’min kula hastalık, yorgunluk, hüzün veya kalbini karıştıran herhangi bir elem isabet ederse onlara karşılık Allah (cc) onun günahlarını affeder.” Hüzün, kalbin gaflet vadilerinde dağılıp gitmesinden korur. Hüzün sulük ehlini vasıflarındandır. Sulük ehli demek, gönül yoluyla Allah’a (cc) yolculuk eden, tasavvuftaki menzil ve makamlarda ilerleyen kimseye denir. 

Üstad Ebu Ali Dekkak’tan şunları dinledim: Hüznünü kaybedenin birkaç senede kat edemediği mesafeyi hüzün sahibi bir ayda kat eder. Demek ki hüzün insana yol aldırıyor. “Haberde varid oldu; şüphesiz Allah (cc) hüznü olan her kalbi sever.” Tevrat’ta şöyle bildirilmiştir: “Allah (cc) bir kulu sevdiği zaman onun kalbinde hüzün yaratır.” 

Haris; “Hüzün padişahtır, bir yerde durduğu zaman başka bir kimsenin orada durmasına razı olmaz.” demiştir. Bir ev, içinde kimse olmadığında harap olmaya yüz tuttuğu gibi içinde hüzün olmayan kalp de harap olur. Sufyan bin Ubeyve, “Eğer bir milletin içinde ağlayan hüzün sahibi varsa, onun ağlaması hürmetine Allah (cc) o millete rahmet eder.” demiştir. 

Büyük sufilerden Davud-ı Tai’nin hâkim olan hali hüzündü. “Hüzün yemeği, korku günahları men eder” derdi. Hasan Basri hazretlerini gören herkes sanırdı ki onun başından yeni bir musibet geçmiştir. Selefin bazıları şunu söylerlerdi; “Kıyamette müminin defterinde en çok göreceği sevapları dünyadaki üzüntüsü ve hüznüdür.”

Demek ki şen-şakrak olmak, fazlaca neşeli olmak aslında kalbin harap olmasının alametidir. Burada kastedilen üzüntü daha çok dünyaya dönük olan değildir. Kastedilen daha çok ahiret âlemine yönelik üzüntüdür. Örneğin büyük velilerde gördüğün kemal ve olgunluğu kendinde göremeyip bu konuda hüzünleneceksin. Bu nedir? Allah (cc) rızası için bir üzüntüdür. Mesela, bizler Resulullah Efendimizin (sav) ümmetiyiz. Onu taklit etmekle yükümlüyüz. İşte onun hayatına bakıp onu yeterince taklit edemediğimiz için, onun gibi gece namazı kılmadığımız için, onun güzel ahlakıyla ahlaklanamadığımız için hüzünlenmeliyiz. Yani hüzün Allah (cc) için olmalı.

Peygamberler içinde hüzün en çok Davut Aleyhisselama verilmiştir. Davud Aleyhisselam’da üzüntü çoktur. Allah (cc) O’na saltanat vermiş, dünya nimeti vermiş, hikmet vermiş, ilim vermiş ve bunlarla birlikte hüzün de vermiştir. Davud Aleyhisselam seven, muhabbet eden bir peygamberdir. Muhabbet eden insan da devamlı olarak belalardan kendini kurtaramaz. Onun peygamberler içinde hüznü hepsinden fazladır; veriliş öyle. Demek ki hüzün manen yol almamıza sebep oluyor.

Cenab-ı Hak size ufak-tefek belalar, sıkıntılar verirse hemen isyan bayrağını çekmeyin. Sabırlı olmaya, mahzun olmaya, Allah’ın (cc) kapısında olmaya çalışın. Bu bela da bana nereden geldi diyerek sızlanmayın. Cenab-ı Hak bu belaları, bu sıkıntıları sevdiklerine veriyor biliyor musunuz? Çünkü Allah (cc) dostlarını, sevdiklerini halktan kesiyor. Kime elini uzatsalar darbe yiyorlar, kime gönlünü verseler ondan bir darbe yiyorlar. Böylece Cenab-ı Hak o sevdiği kulunu halktan kesiyor ve o kulun bütün teveccühü, bütün yönelişi Allah’a (cc) oluyor. Bütün gayretini, bütün himmetini Allah (cc) üzerinde topluyor, Allah’ın (cc) kapısında küçülüyor. 

Sonunda o kul şöyle diyor: “Ya Rabbi ben bütün kapılardan darbeyi yedim. Anladım ki o kapılarda dost bulamayacağım. Dost sensin Ya Rabbi, sana sığınıyorum, senin dergâhına iltica ediyorum. Ya Rabbi, bundan böyle kalbime senin sevgini doldur” diyor. İşte bu şekilde Allah’a (cc) iltica etmek, Allah’a (cc) sığınmak için bir zemin hazırlanıyor. Cenab-ı Allah (cc) bu belaları, kulunu halktan kesip kendine döndürmek için yapıyor. Kahır tecellisi içinde aslında bir lütuf var… 

Yorum bırakın