Hoş geldiniz. Sağ olun, var olun. Sizin sevginize layık olmaya çalışacağız. Arkadaşlarımız güzel şiirleriyle sizleri şiirin manevi atmosferine soktular. Bir gönül iklimine, bir ruh dünyasına doğru sürüklediler. Bende kısacık bir şiirimle sizi düşünce dünyasına çekmek, düşünce aktivitesi kazandırmak istiyorum.
Bunca yıl boşuna beklediler
Mehdi’yi,
Geldi, gelecek
Gelen giden olmadı
Olmazda.
Niçin bu gece bu şiiri seçtim. Bu şiir üzerinde zaman zaman konuşmak durumunda kaldım. Bu konudaki fikrimi almak istediler. Belki aynı duyguları taşıyan arkadaşlar vardır içimizde. Bu konudaki düşüncelerimi de bu kısacık şiirin peşinden birkaç cümle ile arz etmek isterim.
Mehdi yüzyıllar boyu beklenmiş, bekleniyor. Mehdinin geleceğini doğrulayan Kur’an’da bir ayet-i kerime yoktur. Sahih kabul edilen Buhari ve Müslüm’de de bu haberi doğrulayacak bir bilgi yoktur. Mehdi gelecek diye bir bilgi yok. Yüzyıllar boyu insanımız bu mehdiyi beklemiş. Ben kendi adıma bu beklenti içinde olanlara saygı duyarım. Ama kendim bu beklenti içerisinde değilim. Şu kalabalığın önünde bunu arz etmek isterim. Böyle bir beklenti içerisinde değilim.
Yüzyıllar boyu tarihin derinliklerine indiğimizde ilim adamlarının, düşünürlerin, halkın çeşitli halk kitlelerinin Mehdi’yi beklediğini görüyoruz. Mehdi’yi bekleyenler sadece Müslümanlar değil! Hıristiyanlar Mesih’i, Budistler Buda’yı bekliyorlar. Aynı cümleden olarak Brahmanistler Vişnu’yu bekliyorlar. Müslümanlar da Mehdi’yi bekliyorlar. Hep bir beklenti içinde olmuş insanlar. Bana göre bu tamamen ütopyadır. Ezilen, itilen, horlanan, aşağılanan ferdin ve toplumun ütopyasıdır bu. Yüzyıllar boyu gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmeyecektir. Kimseyi benim gibi düşünmeye zorlamıyorum, böyle bir beklentim yok. Ama ben böyle düşündüğümü ifade etmek istiyorum. Ütopyadır, gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmeyecektir.
Sizleri gönül ikliminden düşünce iklimine götürmek istediğimi arz etmiştim. Önce Peygamber Efendimize (sav) bakıyoruz. Son Peygamber, O’nun son Peygamber olduğunu Kur’an-ı Kerim haber veriyor bize. Bu konuda bir tereddüdümüz yok. Açık, net. Mehdi’ye yüklenen misyona baktığımızda Peygamberin gerçekleştiremediği bir dünya varsayımı kabul ediliyor. Şimdi düşünüyoruz; Peygamberimiz (sav)’den sonra peygamber gelmeyecektir. Peygamberler tarihine baktığımızda, dinler tarihine baktığımızda, İslam tarihine baktığımızda peygamberlerin çok büyük acılar çektiğini, çok büyük eziyetler çektiğini, büyük bir kahra uğradığını görüyoruz. Hiçbir zaman insanlık peygamberleri gülle, çiçekle karşılamamıştır. İtilmiş, ezilmiş, horlanmış -tabirim mazur görülsün- aşağılanmış insanlardır. Ama onlar inandıkları davayı tebliğden geri durmamışlardır. Aldıkları emirleri Hak’tan alıp, halka iletmişlerdir. Şimdi bunların dünyasına baktığımızda da İslam tarihine, diğer peygamberler tarihine baktığımızda gerçekten büyük acılara katlanmışlar. Hâlbuki Mehdi adına beklenen dünya nedir; barıştır, esenliktir, sevgidir, hoşgörüdür. Yani tamamen ütopik düşüncelerdir ve gerçekleşmesi gerçekten zordur.
Hz. Allah (C.C), peygamberlerine vermediği fütuhatı, peygamberlerin gerçekleştiremediği ıslahatı, peygamber olmayan yüksek donanımlı bir kişiye verebileceğine şahsen ben inanmıyorum, inanamıyorum. Bunu Hz. Muhammed (sav)’e olan saygımdan söylüyorum. Hiç kimse Hz. Muhammed (sav)’den daha efdal değildir, faziletli değildir. O’nun gerçekleştiremediği ıslahatı; bir velinin, üstün donanımlı bir kişinin gerçekleştirebileceğini ben şahsen kabul edemiyorum.
Resulü’in (sav) hayatını okuduğumuzda gerçekten büyük çileler görüyoruz. Yirmi üç senelik risalet hayatı sona erdiğinde, üzgünüm, İslam’da büyük fitneler çıktığını görüyoruz. Ölümüyle başlayan fitnelerin çıktığını görüyoruz. Bugün bunun uzantısı vardır ve hala yaşıyoruz. Peygamberin gerçekleştiremediği bir ıslahatı bir velinin gerçekleştirebileceği gönlüme yatışmıyor.
Öyleyse “Mademki yaşıyorum nöbet ve hizmet sırası bendedir. İnandığım davaya nasıl hizmet edebilirim.” İşte insan iradesi burada devreye giriyor. Bizi kurtaracak bir mehdi yerine kendi irademizle ne yapabiliriz, kendi gücümüzle ne yapabiliriz. Mademki yaşıyoruz bunu hesabını yapmak gerekir. Mademki yaşıyorum nöbet ve hizmet sırası bendedir, inandığım davaya nasıl hizmet edebilirim. Bir fert olarak, bir toplum olarak bu suali kendimize sorup, cevabını aramaya başladığımızda toplumda çok şeyin değişeceğini fark ederiz.
Bir de şunu arz etmek isterim, bu nokta ile bağlantılıdır. Bir başka sözümde “Erdemli toplumun oluşmasında yapabileceğin katkıyı küçümseme. Büyük seller küçük yağmur tanelerinden oluşur.” İfadesini yazmıştım. Bu böyledir. Biz kendimizi küçük görmeyelim, kendimizi önce kendi gözümüzde küçültmeyelim, bir şeyler yapabileceğimizin idrakinde, şuurunda olalım, yani birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim. Ataletten aksiyona geçelim. Neye inanıyorsak. Bunu böyle derken sizi bir kavgaya davet etmiyorum. Sevgiye, barışa, hoşgörüye davet etmek istiyorum. Sizleri tarikatların, partilerin, cemaatlerin, mezheplerin baskısından kurtarıp “Ben insanım insan!” demeye davet etmek istiyorum. Sizi bu baskıdan kurtarmak istiyorum.
Gerçek kimliğinizi, gerçek kişiliğinizi bulmaya davet ediyorum, sevgiye davet ediyorum, evrensel sevgiye davet ediyorum. Irk, renk, dil, din, mezhep, meşrep, tarikat demeden tüm insanları sevmeye davet ediyorum sizi. Hepimiz bir yudum sevgiye muhtacız, bu sevgiye davet ediyorum sizi. Bizim normlarımıza, bizim standartlarımıza uyan insanları sevmek elbette kolaydır. Bunların şahsında bir yerde kendimizi, kendi egomuzu tatmin ediyoruz demektir. Yiğitlik, dürüstlük senin gibi düşünmeyeni sevebilmektir. “Ben sizi sizin gibi düşünmeyenleri sevmeye davet ediyorum.”
Kuraklığa bakıp karamsar olma
Umudunu kesme yarınlardan
Sevenlerin nesli tükenmedi, tükenmez.


Yorum bırakın