Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor: “Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir.” Biz de O’nun ümmeti olarak, O’nun sünnet-i seniyyesinin icrasına çalışacağız. O’nun haliyle hallenmeye gayret edeceğiz. Tasavvuf zaten, kâmil manada Peygamber Efendimiz’in yüce ve yüksek ahlakı ile ahlaklanma mücadelesidir.
Tasavvuf; Peygamber Efendimizin izine basa basa yürüme mücadelesidir.
Tasavvuf; Kur’an’ı O’nun anlattığı gibi yaşama mücadelesidir.
Tasavvuf; bir kimlik arayışıdır. Kişinin gerçek kimliğine, gerçek şahsiyetine ulaşma mücadelesidir.
Tasavvuf; kişinin ‘ben kimim’ sualine cevap aramasıdır.
Tasavvuf; ‘ben kimim’, ‘toplumda yerim nedir’ sorularına cevap arama mücadelesidir.
Evliyaullah, yüzyıllar boyu eserlerinde tasavvufu çeşit çeşit, renk renk tarif etmişlerdir. Hepsi güzeldir, doğrudur, gerçektir, haktır, hakikattir. Zahir ölçülerle baktığımızda farklılık arz ederler.
Zahirdeki farklılık o veli kişinin, o arif kişilerin tasavvufu tarif ederken içinde bulundukları makama göre değişir. Karşılarında hitap ettikleri cemaatin seviyesine, durumuna göre değişir.
Hiçbir ibadet, fisebilillah Allah’ı (cc) sevmek, Allah’ın Resulü’nü (sav) sevmek, onları sevenleri sevmek kadar insanı Allah’a (cc) yaklaştıramaz. Hiçbir ibadette bu sevgi, bu muhabbet kadar kurtarıcılık payı yoktur. Gönlümüzü Allah (cc) ve Muhammed (sav) sevgisi ile dolduracağız.
Bizim gönlümüzde ne doludur? Bu muhabbet-i ilahi yok mudur gönlümüzde? Elbette ki bu kıvılcım, bu aşk gönlümüzde vardır, ama bu manada yoktur.
Bizlerin gönül evleri, gönlümüz, gönüllerimiz Allah’ın (cc) gayrı ile masiva ile doludur. Evladımıza, malımıza, bahçemize, tarlamıza, iyalimize fazla meyil etmişiz. İşte gönlümüzü, kalbimizi bu Allah’ın (cc) gayrı dediğimiz masivadan boşaltacağız ki kâmil manada Allah (cc) ve Resulullah (sav) sevgisini o gönle dolduralım.
Kur’an mealen: “Ey iman edenler! Haberiniz olsun ki, zevcelerinizle evladınızdan bir kısmı size bir nevi düşmandır. O halde onlardan sakının”
“Her halde mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir bela ve imtihandır.”
“Biliniz ki, dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme, mal ve evlatta bir çoğalış isteğinden ibarettir. Dünya hayatı ancak aldatıcı bir menfaat (geçimlik) ten başka bir şey değildir.
“Allah’ı (her halinizde) çok zikredin; umulur ki dünya ve ahiret saadetine kavuşup kurtuluşa erersiniz.”
İşte Kur’an-ı Kerim böyle haber veriyor. Nebilerin de, en kamil velilerin de malları, evlatları, zengin olanları var. Ama onlar bu malı, evladı gönül evine sokmamışlar. Onların gönül evine taht kuran Allah (cc) ve Resulü (sav) olmuş.
Hz. Pir Abdulkadir Geylani’nin şöyle bir duası var: “Ya Rabbi! Dünyalığı bize musahhar kıl (boyun eğdir), elimizde bulundur; kalbimize sokma.”
Dünya nimetlerinden tecrit olmak yok. Dinde bir lokma bir hırka felsefesi yok. Malımız, evlad-ı iyalimiz, ailemiz, anamız, babamız olacak, dünyalık elimizde bulunacak. Ama gönlümüz Allah (cc) ve Resulullah (sav) sevgisi ile dolu olacak. Ancak o zaman imanın ve İslam’ın lezzetini bulmuş olacağız.
İşte bu sohbetler, bu zikirler, yapılan bu hizmetler de bu muhabbet-i ilahiyi tahsil etmeye çalışacağız. Kamil imana, güzel ahlaka ulaşacağız.
Kamil iman nasıl olur? Kamil iman, güzel ahlak sahibinde olur. Güzel ahlaka ulaşamayan insan kâmil imana ulaşamaz. İbadet ve taat yönümüz ne kadar kuvvetli olursa olsun, güzel ahlaka ulaşamadıktan sonra kâmil imana ulaşmak mümkün değildir. Ayet meali: “Gerçekten sen, pek büyük bir ahlak üzeresin”
“Gerçekten Allah’ı, ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın (cc) Resulünde çok güzel bir örnek vardır.”
Bir hadisi nebevide de; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyuruluyor.
Demek ki Müslümanlar, din güzel ahlaktan ibarettir. Güzel ahlak deyince neye bakacağız, kendimizi neyle tartacağız? Güzel ahlakın ölçüsü nedir? Güzel ahlakın ölçüsü Kur’an’dır, Resulullah’ın hayatıdır, O’nun sünnetidir. O’nun yaşantısıdır.
Peygamber efendimizin kıymetli sünneti seniyesine, ahlakına, kendimizi takdim edeceğiz. O’nun ahlaki ile ne kadar ahlaklanmış isek, O’nun sünnet-i seniyesinin icrasına kendimizi ne kadar çok muvaffak olmuş görür isek Allah’a (cc) hamd-ü sena ve şükürde bulunacağız. Bu Hakk’ın fazlıdır, keremidir. Cenab-ı Hak Kur’an’da buyuruyor: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük de nefsindendir.”
Biz kötülüğü nefsimizden bileceğiz, istiğfar edeceğiz. İyiyi, güzeli, doğruyu kendimizde gördüğümüz zaman, “bu bize Allah’ın (cc) fazlıdır, keremidir, yardımıdır, biz bu işi Allah’ın (cc) yardımı ile yaptık, muvaffak olduk” deyip Cenab-ı Hakk’ın karşısında tevazu ve mahviyet içerisinde nihayetsiz şükürle, hamd-ü senalarda bulunacağız.
İşi Allah’tan (cc) bildiğin zaman, kimseye karşı tekebbür ile bakmayacaksın, kimseyi horlamayacaksın, kimseyi küçük görmeyeceksin. Bir hadislerinde Allah Resulü (sav) buyuruyorlar ki: “Sizler günah işleyip tevbe istiğfar etmeseydiniz. Cenab-ı Hak sizleri yok eder, günah işleyip tevbe edecek bir kavim getirirdi.” Demek ki günah işlemek insanların fıtrati gereğidir. Allah’ın (cc) bir ismi de ‘Tevvab’dır; tevbeleri kabul edendir. Bu âlemde günah işleyenler olacak, tevbe ediciler olacak. Cenab-ı Hakk’ın o tevvab sıfatında Allah’a (cc) kurbiyyet, ünsiyet, yakınlık arayacağız. Gaflet, delalet içerisinde yaşayan insanları horlamayacağız. Tepeden bakmayacağız. Onlara güler yüzle, hoşgörü ile tatlı dille ulaşacağız. Kurtuluş yolunu göstereceğiz. Bu konuda Aleyhisselatu Vesellem Efendimizden alınacak pek çok örnekler vardır.


Yorum bırakın