1943, ömrün ilk yılları, II. Dünya Savaşı’nın yokluk günleri. Anadolu’nun küçük ama şirin şehri Tokat’ta fakir bir aile ve bu ailenin Ahmed’i. Fikriye Hanım ev hanımı, Nuri Efendi zanaat sahibi. Evlat fikir, nur ve gönül sahibi. Her çocuk gibi okul günleri. İlk ve orta okul. Gönül, sosyal bir lisede edebiyat okumak istiyor. Hayatın yokluk gerçeğiyle akıl, meslek lisesinde. Varoluş mücadelesi, yokluğa ağıt her Anadolu insanının kaderi. Bu yokluk içinde ahşap bir evde, küçük bir oda. Odada ahşap, küçük bir masa. Gaz lambası ve ışık. Işık, hep içte. Nur, her işte… Şiir, hikâye ve romanlar arasında saklı, loş bir dünya. Arayış…

Ömrün ilk yirmi yılı arayış. Sayısız okumalar… İlme’l-yakin… Bilmek sorumlu kılar. Bilinmek istenen var. Aramakla bulunmaz, okumakla bilinmez. Bilenler lakin hep arayanlardır, bulanlar ise birleyenlerdir. Önce kitaplar aransın. Türk, Fransız, Rus, İngiliz ve Amerikan edebiyatları baştan sona taransın. Sonra felsefe ve psikoloji. Geniş bir okuma halkası. Kitapların satırlarında bir sadır.

Aklın dindiremediği aşk, sönmeyen ateş. Yangın var, yangın. Gel, yanalım aşkına! Sözün kıvılcımı gönle bir kere düşmeye görsün, aşkın ateşi bir kere yanmaya görsün. Söze dökülsün harfler, dizilsin ve kelimeler kayda geçsin. Ardından yazı çalışmaları, mahallî gazetede köşe yazarlığı. “Barış” gazetesinde genç bir yazar. Sosyolojik gözlemler ve hissi bir bakış. Daima insanî bir bakış, önce insan, sonra insan; evvel insan, ahir insan. Bitmeyen felsefî okumalar. Hey insan! Sen nesin?

Vatan sevgisi imandandır. 1963, Çankırı’da askerlik günleri. Şiirler, hikâyeler ve romanlar arasında saklı dünyaya devam, koğuşta loş ışık altında da okumaya devam. Arayış bu! Sadece kitabı değil; kendini okuma.

Kendini okumakta “benlik” var lakin. Daha iyisi insanı okuma, hayatı ve evreni okuma. Oku, Rabb’in adıyla oku! İnsanı okuyor, evreni ve hayatı. Okumaktan mana ne? Okumaktan mana Hakk’ı bilmeye çıkıyor. Bilmek, acı verir. Acılar içinde yoğrulmaya devam. Altmışlı yıllar. Şartlanmalar, ön yargılar, ideolojik saplantılar. O, bunlardan uzak. Yanmaya talip. Yandıkça derman bulanlardan. Gönüller, aşk ateşi ile ısınır. Ateşe yakın olan ısınır. Soğuk gecelerde bir gömlek, bir ceket. Sabaha kadar sokakları arşınlayan ayaklar. Yol, insanı terbiye eder. Ayaklar yerde, baş dahi yerde, gözler gökte. Göğe bakan gözler. Çoban Yıldızı, 1966.

Evlilik ve Sivas. Soğuk şehir, bozkır. Demir yollarında başlayan meslek hayatı, sonraları demirden bir iradenin çelikleşmiş ilk kıvılcımı. Soğuk bir şehir, yanan bir ateş. Aklı olan bu havada dışarı çıkmaz, aşkı olana da bir şey denmez. Aşk sahibi. İki göz bir ev. Gök Medrese çifte minaresini göğe yükseltiyor, bu iki göz evde Allah naraları göğe yükseliyor. Sivas’ı bir uçtan diğer uca arşınlayan ayaklar. Sivas’ta sisli akşamlar. Yolda yine kendisinden kaçamayan bir adam. Bu yol ya olduracak ya öldürecek. Olunca da ölüyor insan, ölünce de oluyor insan. Olmak ve ölmek için artık kitaplar yetmiyor.

Ve şiirler. Şiirler de bazen put olur. Puta sonraları İbrahimî bir vuruş ve yırtılan şiirler, ardı sıra yakılan kitaplar. Yazmaya, yirmi beş yıllık bir savm-i sükût. Âriflerin zikri sükûttur. Sükût ve şiddetli baş ağrıları. Sabır ve sancı. Erdem, sabrın zaferi. Bilmek, ıstırap da verir. Bilenlerden… Narı ve nuru birleyenlerden. Ayne’l-yakin…

“Dava adamının sözlüğünde rahat ve menfaat kelimeleri bulunmaz.” Marifetullahın zekâtı: çileli bir hayat. Fikrin çilesi, çilenin sevgisi. Sevgiler…Sevgiler… Çok kere hüzün ve gözyaşı bırakıyor arkada… Hayat sevmekle başlıyor. Akabinde ise hüzün. Ötesi zaten yok. Bir gariplik, pür gariplik. Bedeli ağır sevginin. Bedelini ödeyenlerden. Hayat hikâyesi üç sözcük: yalnız, garip, hazin. Fiili üç sözcük: sevmek, vermek, bilmek. Hâli üç sözcük: ikrar, ibadet, teslimiyet. Yolu üç sözcük: tövbe, zikir, muhabbet. Sonrası mı? Sonrası fena.

1969, Karayoluyla Kâbe yolculuğu, önce Bağdat. Abdülkadir Geylani hazretlerinin türbesini ziyaret. Hafif bir esinti lakin gönülde fırtınalar kopuyor. Bir zikir halkası. Halka halka büyüyor. “Bağdat’tan geçti yolumuz / Burada açtı gülümüz / Arşına açtık elimiz / Bizi mahrum etme ya Rab / Bizi mahzun etme ya Rab” Muştular olsun. Bir rüya, bir muştu. Üveysilik ve Melamilik kol kola. Üveysiliğin tevhid hırkası omuzunda. Sevgili için “âh” başlıyor, hizmet ve dava başlıyor. Artık Hakk’tan aldığını halka verme zamanı. Kuraklıktan şikâyet etmeden, sevgi tohumları atılıyor gönüllere. Bu ağır yükü / Sen vurdun sırtıma / İndir desem / İndirmezsin / Sana yakışmaz / Hafiflet desem / Bana yakışmaz / En iyisi / Gücümü, kuvvetimi artır / Yüce Tanrım / Gücümü, kuvvetimi artır / Bir de kalbime genişlik ver, işimi kolaylaştır.

Sonra Mekke. Hayatının güzel anıları. Andıkça ağlatıyor. Yanan bir gönül, Mekke sokaklarını arşınlatan aşk, sevgilinin eşiğine konulan baş, taşlar üstünde baş. Yolun işaret taşı. Ve Medine. Muhammedî muhabbet. Muhammed’den hâsıl oldu muhabbet. Muhabbet ve hibbe (tohum). Sonrası hisse, atılsın o hâlde çorak gönüllere. Kuraklığa ve karamsarlığa prim yok bizde. Hakk’tan aldığını halka dağıtsana! Benim güzel Allah’ım! Hüvel-Evvelü vel-Âhiru vez-Zâhiru vel-Bâtın ve hüve bikülli şeyin Alîm. “Sevene Ahmed, yanana Muhammed, eriyene yâr olurum. Ahmed sevdi, yandı, eridi, damladı. O damladı, ben O’na damladım, O damladı, ben O’na damladım. Hani Ahmed, hani Muhammed? Seven hani, sevilen nerede? Seven de benim sevilen de. Seyir de benim yol da benim.” Hakke’l-yakin… Yâ Mudill, yâ Hâdî! Lâ mevcûda illâ HÛ! İllâ HÛ!

1987, emeklilik ve Tokat. Tokat’ta nurlu bir dergâh. Burası yokluk kapısı, hiçlik kapısı! Akın akın akılan, gürül gürül akan bir dergâh… Irmak değil, bir deniz. Bulanan derelerin arındığı deniz. Denizden olmak isteyenlerin yeri. Irmak denize ulaşınca sükûnet bulur, bulanma biter ve arınma başlar. Arınma yurdu. İrfanın pazarı. Canlar, tenler satılıyor. “Ağacım var, dalım var; peteğim var, balım var. Gelin ey canlar gelin. Hakk’a giden yolum var.” Öze dönüşün eşiğinde, irfanın beşiğinde insanlar. “İrci’î”.

1987-1997 Sohbet, uzletten üstündür. Gel güzel insanım gel, kendini tanı, yitiğini bul. Bilgelerin sohbetinde bulun. Mümkün değilse onların kitaplarını oku! “Hikmet ehlinin sözü eskimez, yıpranmaz, güzelliğini korur.”

28 Şubat 1997, zor günler, yine yalnız ve garip. Yine de pınarı irfan irfan akıyor, muhabbetle akıyor. Azalmadı, eksilmedi pınarı. Sevgiyle dolduruyor gönül testilerini. O azalmıyor ancak insanlar az anlıyor. Taşlamalar, sorgulamalar, kınamalar bitmiyor… Melamiliğin cilvesi. Yine de “yaşamak sevmektir; sevmek vermektir” diyor. Konuksever bir ağaç. Her kuşa açık bir sofra. Veriyor. Bir ömür karşılık beklemeden herkese iyilik. Sofrası açık tıpkı gönlü gibi. Sevgiyle veriyor. Hoş görüyor, çetin imtihanlar yaşıyor, hor görülüyor, ama hoş görüyor. Her gelene nasibi ölçüsünde hoşça veriyor.

Şiir şölenleri, toplantılar ve neşet eden İnsanca. 2001, Amasya ve Tokat’ta şiir şölenleri. İnsanları, kendileri gibi düşünmeyenleri sevmeye davet; sevgiden ve barıştan yana kullanılan oy. İlk defa okunan şiir “Merhaba Hasan”, umutluyuz yarınlardan… 2004, İnsanca dergi temsilcilikleri. “Keşfedilemeyen büyük insanlar, içinde yaşadığı toplumun değil, insanlığın kaybıdır.” 2004, İstanbul Askeri Müze’de bir konferans folklorik tasavvuftan hakiki tasavvufa vurgu. “Buda, Sokrat, Eflâtun, Spinoza, Bergson ve diğer mistik düşünürlerde, Yoga talimlerinde aradığın, hikmet, marifet, huzur ve mutluluğu, İslam tasavvufunda bulabilirsin.” Hakikati her yerde haykıran bir adam. Dağ gibi, erdemin dağı. Heybetli, baktıkça heybete büründürüyor insanı. Çakmak çakmak gözler, siyah ve derin. Bir orman kuytusu gibi serin yanı. 2007, Amasya açık hava buluşmaları. Sevenlerin nesli tükenmez.

Ankara’da hizmet, 2014. Önce telvin sonra lâ-mekân. Şeriat ve tarikat haktır bilene. Hakikat ve marifet ise ondan içeri. Sonra yine Tokat. Gönülleri mayalayan bir ârif, men arefe. Manevi fetih sahibi. Allah, Peygamber, vatan ve millet sevgisiyle dolu bir yürek. Gönülleri Allah ve Peygamber sevgisiyle mayalayan, elli yıldır manevi fetihte bulunan bir gönül. Dilde bir dua. Yâ Fettah, manevi fethimizi artır!

Okuyor, yazıyor, paylaşıyor, anlatıyor; elli yıldır. Kâh elde kalem kâh dilde kelam. Allah, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini bildiren sonsuz kerem Sahibi’ni yazıyor. Kaleme ve onunla yazdıklarına and olsun. Yazıyor. 1990, “Esintiler”, tüm gönüllere bir bahar esintisi; yaşama sanatının inceliklerini bilen bir üstattan insanlığın mutluluğuna dair metafizik esintiler. İnsan’dan başlayan bir yolculuğun sevgi, aşk ve irfanla sunumu. 1994, “Öze Dönüş”, kâinatın hülasası olan insanı kendine döndürmeye çalışırken kendi özünden haberdar etmeyi amaçlayan bir hareketin ifade bulmuş eseri. 1998, “Düşünceler ve Sözler”, düşünmeyi bilen bir mütefekkirin alışılmışın dışında sözleri. 2000, “İnsan Manzaraları”, bidayeti insan, nihayeti insan. İnsanın acıları, kederleri, dertleri, kaygıları, buhranları karşısında hüzün. 2003, “Gülümse Biraz”, sufi terapi; tüm zorluk ve acılara rağmen yine de yaşamaya değer hayat. 2006, “İnsanım Benim”, “okumaya başlayıp da bitiremediğim tek kitap sensin.” 2010, “Sevmek Vermektir”, irfan dersini Hakk’tan almış bir insanın, tefekkür denizinden çıkardığı hikmetli inci sözler. 2014, “Yaşamak Sevmektir”, kâmil imana açılan kapı. Gaye sevmek ve bu kapıdan girmek. Sevince rahmete eriyorsunuz. O sizi seviyor, siz O’nu seviyorsunuz. 2019, “Acz’ini Bilmek”, aczini bilmen yetmiyor, yokluğunu bilmen gerekli. Acz’den öteye de yol var, fakr var çünkü. Her biri birer varidat.

Hayatın hep içinde, “yaşamak sevmektir” diyor. Yaşamaktan gaye sevmektir. Güneşi, gündüzü, ayı, geceyi, yıldızları, rüzgârı, yağmuru, denizi, taşı, toprağı, çiçeği, ağacı, hayvanı, insanı, kendisi gibi düşünmeyenleri dahi seviyor. Çünkü sevgi ile bakıyor, O’nu görüyor. Her nereye dönüp yönelirseniz renkten renge bürünmüş bir şekilde O’nu görüyorsunuz. Zaten O’nun dışında varlık yok. Gördüğümüz her şey O’nun namütenahi güzelliğinin yansıması. O, görüyor; “Sevmekten korkmamak gerek” diyor. “Muhabbet(t)e yoğunlaşın.” buyuruyor. Seven rahmet ediyor, rahmetin sevmeyle bir ilişkisi var yani. O, kalbine rahmet indirilenlerden.

Çok yönlü bir kişilik. Bin yıllık tasavvufî şiir geleneğini biliyor. Şiir ve söz O’nda tebliğde bir araç, irşatta bir vasıta. Hepsi nihayetinde birer varidat. O, Hakk’tan aldığını halka veren bir veli. Veliyullah; eşyanın, sünnetin ve Kur’an’ın hakikatini her vechiyle anlayan kimselerdir. Hâliyle onların anlatımı, olandan farklıdır. Ârif bir cümleyi üç şekilde anlatır: Şeriat, tarikat, marifet. O çok boyutlu düşünüyor, her düzeydeki insana uygun anlatıyor. O, bunun için ruha dokunanlardan; söze değil, ruha dokunuyor. Fark bu galiba. Güzel söz sadakadır. Güzel söz söylüyor. Allah her işte ihsanı, güzel olmayı emreder. Bilirim ve iman ederim ki siz güzellikler sahibisiniz. “Beni de sen mahvet güzelim. Senin elinden olsun benim mahvım da.” Ezeli bilinen lütfederse, ebedi bileceğim! Bilmek ve bilinmek önemlidir. Erdem bilmektir, bilinmek ise taliplisine nasiptir. İnsan bilmekle erdem kazanır; yaşayınca bilir, bilince de sever. Şartlanmaların kıskacından kurtulunca biliyorsunuz O’nu. Sevince biliyorsunuz O’nu. Bilince seviyorsunuz O’nu. Bilmek, görmekten gayri değildir. “Hakikatte ne ayrılık var, ne vusul. Bilmek var bilmek!” Kişi, sevdiğiyle beraberdir. O hep sevdiğiyle. Bilenlerden… Narı ve nuru birleyenlerden. “Ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim” diyor. Bilince sever insan. “Bir mevsim değil, bir ömür sevdim seni.” Sevince irfanın kokusunu duyar. İrfan, mektebinde bilinir. Bu mektepte de vahdet ışığı yanar. Işığın sahibi, erdemiyle aydınlatır. Aşkla yanar, aşkla yakar. “Bir tatlı ateştir o / yandıkça yanasın gelir.” Üşüyünce O’nunla ısınır, yanınca O’nunla serinler. Aşkla yakar, aşkla yanar. Sevdiyse yandın, sevdinse yandın.

“Bişnev merd ü zen, işidin ey yâren.” Sıcacık bir dil, mütebessim bir çehre, hüzün dolu derin bakışlar, gür bir ses, tane tane konuşmayla elli yıldır anlatıyor. İlk günkü vecd, ihlas, teslimiyet ve samimiyetle anlatıyor. Kimine şeriattan, kimine tarikattan, ehline marifetten anlatıyor. Esması “Kahhâr”, virdi “Lâ mevcûde illâ HÛ”, “Festekim” sahibi. Doğru ve dürüst olun diyor. Emrolunduğunuz gibi… Canlı bir sohbet halkası. Bu halkaya dâhil olanlara göre unvanı çok: Pir, şeyh, mürşit, insan-ı kâmil, üstat, mutasavvıf, gavs, kutup, ârif, âşık, ehl-i gönül, ehl-i marifet, ehl-i hakikat… Kendisine göre garip, aciz, fakir, hiç. Marifet, acziyetini ve hiçliğini bilmektir. Acz’ini bilen fakrını bilir; fakrını bilen hiçliğini. Tenzilü’l-esmâ min-savbi’s-semâ. İsimler gökten iner. Gök kubbede adı Ahmed Ulukaya.

“Ne doğum başlangıçtır bize ne ölüm son. Uzundur bizim öykümüz.” Zamansız, zamanlar üstü ve ötesi. Hayatı bir zamana sığdıranların takvimiyle ise seksen yıllık bir ömür. Hâlâ doğru bildiği yolda, yorulduysa da yılmadan yürümeye kararlı. Yarınlardan umutlu! Önünde umutlar, arkasında anılar ve sırtında ağırca bir yük. Yürüyor daha iyiye, daha güzele doğru.

“Ahmed’i tanımak kolay değildir.” Ondan görüneni bilen bilir, bilmeyen varsın bilmesin. Ahmed, seni tarif etti. Bu kitap O’ndan. “Küçük görülenlerin öyküsü bu. Büyük görenler dokunmasın.” Dağarcığınızda, irfan ehlinin birkaç sözü bulunsun. Kıymetiniz artsın.


Yorum bırakın