Teşekkür ediyorum, hoş geldiniz sevgili konuklar. Önce hepinizin yüzünde bir tebessüm görmek isterim. Hepinize çok yakışacağına inanıyorum. Hadi bir parça mütebessim olalım. Gencimiz, yaşlımız, çocuğumuz, ihtiyarımız bir parça mütebessim olalım. Sağ olun var olun, teşekkür ediyorum. Buraya kadar zahmet buyurdunuz, bizleri onurlandırdınız, şereflendirdiniz. Allah’da (cc) sizleri şereflendirsin, onurlandırsın. Bu gece aff-ı ilahinin bol olduğu, füyuzat-ı rabbaninin coşkun olduğu bir gece. Atiye-i Suphaniye’nin çok yoğun olduğu bir gece. Yüce Allah’a (cc) böyle bir gecede bizler sizler gibi inanan insanlarla bu geceyi kutlamayı fırsat ve imkânı verdiği için hamd ediyor, habibine salat ve salam olsun diyorum.

Sevgili kardeşlerim. Bu içinde bulunduğumuz Ağustos ayı, bizim insanımızın onur ayıdır, şeref ayıdır. Bu gece ile ilgili sözlerime geçmeden önce bizde büyük onur vesilesi, şeref levhaları olan tarihimize bir iki cümle ile değinmek isterim. Birincisi, 26 ağustos Cuma günü Malazgirt’te kazanılan Malazgirt Meydan Muharebesi. Bizim bu onur levhamızdır, unutamayacağımız şeref levhamızdır. Müslüman Türklere Anadolu kapısının açıldığı Bizans’ın gedik verdiği aydır, bu ay. O gün merhum o büyük padişah, büyük insan Alparslan, Bizans İmparatorunun iki yüz bin kişilik bir ordu ile doğuya geldiğini haber alınca kendisi de elli beş bin kişilik bir ordu ile karşı çıkmıştır. Karşı çıkmış ve savaşı önlemek için bir elçi göndermiştir. Bizans İmparatoru mağrurdur. İki yüz bin kişilik ordusuna mağrurdur. Gücüne mağrurdur. Ne yapmıştır o kıymetli hükümdar Alparslan’ın vekilini, habercisini, teklifi kabul etmemekle bırakmamış kovmuştur, aşağılamıştır. Savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Bir Cuma sabahı Alparslan secdeye kapanmış Allah’a (cc) iltica etmiş, dua etmiş ve Hakk’tan kendisine yardım etmesini, başarı lütfetmesini niyaz etmiştir. 

Allah’ın (cc) huzurunda küçülmüştür. O büyük baş secdeye kapanmıştır ve Cuma namazından sonra Malazgirt Meydan Muharebesi başlamış Müslüman Türkün galibiyeti ile sonuçlanmıştır. O mağrur Bizans ordusu dağılmıştır. Diyojen esir edilmiştir. O büyük Türk hükümdarı şeref duyduğumuz, kendisi ile iftihar ettiğimiz o büyük insan, Anadolu’nun kapısını bize açan o büyük insan, mağrur Bizans İmparatoruna esir olan imparatora, çok sıcak bir muamele yapmıştır. Onu bağışlamış ve memleketine göndermiştir. 

Bunun yanı sıra burada şu cümleyi arz etmek isterim sizlere sevgili konuklar. Zaman zaman bana çocuğu olan kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, tanıdıklarımız, fikrime müracaat ederek çocuklarının ismini koymamı istemişlerdir. Zaman zaman içimize geldiği gibi, Allah’ın (cc) ilham ettiği gibi, o anda hissettiğimiz isimleri söylemişimdir. Burada sizlerden bir ricada bulunmak isterim. Burada genç hanımlar, erkekler var. Bu kardeşlerime diyorum ki; benden böyle bir isim ricasında bulunan bu kardeşlerimiz bu yakın zamanlarda, birkaç ay içerisinde bir oğlan çocukları olursa bu gecenin hürmetine, o büyük hükümdarın hatırasına hürmeten adını Alparslan koysunlar. Sizden rica ediyorum. Sizden istirham ediyorum bunu. Bana sorulacak ilk çocuk ismi, erkek çocuk isminin adı Alparslan’dır. Ben burada koyuyorum, sizden rica ediyorum. Bunu yerine getireceğinize eminim. 

Diğer bir şeref levhamız bizim 30 Ağustos değil mi kardeşlerim. Bir gün sonra idrak edeceğiz. Ben 30 Ağustos Zafer Bayramını da şimdiden tebrik ediyorum. Tüm milletimizin de bu 30 Ağustos Bayramını tebrik ediyorum. Bu bizim için yine unutamayacağımız bir başka şeref, bir başka onur levhasıdır. Birinci Cihan Savaşı’nda Osmanlı mağlup sayılmıştır. Türkiye mağlup sayılmıştır, yurt işgal edilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk kendini rahmetle, minnetle, hürmetle anıyorum. Mustafa Kemal Atatürk ne yapmıştır? Halkı ile bütünleşmiştir. Halkını harekete geçirmeyi bilmiştir, halkını yönlendirmeyi bilmiştir bu büyük komutan, bu büyük asker. 

Tarih 1922. Allah (cc) 30 Ağustos yazdıracak sahneleri tekrar yaşatmasın. Bunu önce diliyorum Allah’tan (cc) . Ama şunu da biliyorum ki bu millet böyle darda ve zorda kalırsa, her zaman bir 30 Ağustos yapacak, bir zafer bayramı yapacak güçtedir. Bu millet her zaman Mustafa Kemal’ler, Alparslan’lar çıkaracak güçtedir. Bu millet onuruna düşkündür. Bu millet dinine diyanetine düşkündür. Bu millet vatan sevdalısıdır. Onun için burada dostlarımızı kutlarken düşmanlarımıza diyoruz ki, Türk milletiyle oynamayın! Türk milleti ile Müslüman Türk milleti ile oynamayın! Biz onurumuzu çiğnetmeyiz, biz vatanımızı severiz, biz bayrağımızı severiz, biz dinimizi, diyanetimizi severiz, biz insanımızı severiz, biz insanları severiz. 

Sevgili kardeşlerim, sözü uzatmak, hamaset yapmak istemiyorum. Bu, 30 Ağustos Zafer Bayramını bize armağan eden Mustafa Kemal Atatürk, komutanlarını ve onun askerlerini burada rahmetle, minnetle, hürmetle anıyorum. Hepsi sağ olsunlar, var olsunlar, nur içinde yatsınlar. Onları bu millet gönüllerinde yaşatacaktır. Onlara büyük bir minnet ve şükran hissi duyuyoruz. 

Bunu da burada beyan ettikten sonra birkaç cümle de müsaadenizle bu geceye ait bir şeyler söylemek isterim. Mademki bu kardeşlerimiz bize bu fırsatı, imkanı verdiler, sizde uzaklardan teşrif ettiniz. Burada bizi dinliyorsunuz, sağ olun var olun diyorum efendi kardeşlerim. Sözün başında beyan ettiğim gibi aff-ı ilahiyenin bol olduğu bir gece dedim değil mı? İnsanlar, bizler beşeriz. Hatasız ve günahsız yaşama şansımız yoktur, imkânımız yoktur arkadaşlar. Peygamberler sadece büyük günahlardan korunmuştur. Hata dediğimiz, zelle dediğimiz küçük günahlar peygamberlerde dahi zuhur etmiştir. Evliyada da hatalar, günahlar zuhur etmiştir, eder, edebilir. Bunu da burada arz etmiş olayım, bilesiniz. 

Peki, bizler hatalı insanlar olarak ne yapalım, işte böyle geceleri fırsat bilerek bu geceleri değerlendirelim. Gerçekten Allah’ın (cc) rahmet kapısı her zaman gece gündüz açıktır. Bizim cürmümüz Allah’ın (cc) rahmetinden büyük değildir arkadaşlar, ama böyle arkadaşlar, ama böyle geceleri fırsat bilerek, ganimet bilerek, hatalarımız için, günahlarımız için Allah’tan (cc) af dileyelim, tövbe istiğfar edelim. Rızayı ilahiye uygun ameller işleyebilmek için kendisine iltica edelim, yardım talep edelim. Yüce Allah (cc) emrettiklerine uymayı, yasakladıklarından sakınmayı bizlere kolaylaştırsın, ahlakımızı güzelleştirsin.

Kardeşlerim, efendi kardeşlerim; insanların hatasız yaşaması mümkün değildir dedik.  Günahlarımız, hatalarımız, Hakk’ın, Hz. Allah’ın (cc) hukukuna tecavüz ediyorsa hukukullaha dokunuyor isek, hatalarımız Allah’a (cc) taalluk ediyorsa, Allah’tan (cc) af dileyelim, gururlanmayalım. Fırsatı ganimet bilelim, bu geceleri ganimet bilelim, istiğfar edelim, yarına çıkmayabiliriz, çıkamayabiliriz. İstiğfar edelim, bol bol Allah’a (cc) gözyaşı dökelim, yalvaralım, bizi tekrar günaha döndürmemesi için, masiyet batağına düşürmemesi için Allah’ın (cc) yüce dergâhına iltica edelim. İşin bir başka yönü efendi kardeşlerim; hatalarımız insanlara taalluk ediyorsa, kusurlarımız insanlara taalluk ediyorsa, dostlarımızı, arkadaşlarımızı, büyüklerimizi incitmiş isek, gururlanmayalım lütfen, hatalarımızı kabul edelim. Hatalarımızı kabul etmek olgunluğunu gösterelim. Arkadaşlarımızdan, incittiğimiz insanlardan özür dilemesini bilelim. 

Böyle geceler bu tür kapıları açan Allah’ın (cc) yine bir lütfudur, bunu değerlendirelim, gururu bırakalım, hatalarımıza sahip çıkalım, sözümüzde duralım, ahdimize vefa gösterelim. Emanete ihanet etmeyelim, dinimiz için, diyanetimiz için bir takım yorgunluklara, meşakkatlere, sıkıntılara katlanmasını lütfen bilelim. Memleketimizin insanları, kardeşlerimiz, Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Fatmalar üzülerek müşahede ediyoruz, duyuyoruz, işitiyoruz, okuyoruz. Hristiyan yapılırken, biz Ahmet, Mehmet, Mü’min ve Müslüman olarak geçinip de insanlarımızın gönlünü Allah’a (cc) ve Resulullah’ne (sav)  ısındırmak için bir parça sıkıntılara, bir parça meşakkatlere katlanmıyor isek, bu konuda biraz çalışmıyor, biraz yorulmuyorsak, yarın huzuru ilahiye de mahcup oluruz arkadaşlar. Allah’ın (cc) huzurunda mahcup oluruz. Peygamberin yanında mahcup oluruz. Lütfen hayatımızdan, menfaatimizden, kesemizden, bir parça fedakârlık etmesini bilelim. Niçin? Allah (cc)  için, Resulullah (sav) için, İslam için, Kur’an için. Mademki yaşıyoruz, nöbet sırası bizdedir arkadaşlar, hizmet sırası bizdedir. 

Nasıl bizden önceki büyüklerimiz, bizden evvelki kardeşlerimiz bu tevhid davasına mallarıyla, canlarıyla hizmet etmişler, bu emaneti bize ulaştırmışlar bizde, bizden sonrakilere ulaştırmak durumundayız. Bizde bu vatanımıza sahip çıkmak, dinimize diyanetimize sahip çıkmak, çoluk çocuğumuza sahip çıkmak, onlara inanç aşısı yapmak durumundayız. Sizi bu konuda daha duyarlı, daha aktif olmaya davet ediyorum bu mübarek gecede.

Sevgili arkadaşlarım. Birkaç cümle daha arz ederek sözümü noktalamak isterim. İçeri çok sıcak ve pek çok kardeşlerimiz ayakta kalmışlar, Allah (cc) ve Resulullah (sav) dedik. İnsanca dergisinin bu elinizdeki en son sayısında, kapakta şöyle yazılar vardı. Allah’a (cc) inanıyor musun? İnandığın Allah’ı (cc)  ne kadar tanıyorsun? Bizim bu âlemde bulunuş sebeplerimizden birisi, başlıcası ve önemlisi Allah’ı (cc)  tanımaktır, Allah’ı (cc)  bilmektir. Çünkü Cenab-ı Hak Kur’an’da bizleri zatına ibadet etmemiz için halk ettiğini buyuruyor, bildiriyor bizlere. Yine şöyle bir Hadis-i Kudsi de vardır: “Ben gizli bir hazineydim zatımı bildirmek için bu âlemleri halk ettim.” Yani bizim bu âlemde var oluş sebeplerimizden birisi, din gözlüğüyle, tevhid gözlüğüyle, Kur’an gözlüğüyle oralara bakabiliyorsak, Allah’ı (cc)  tanımak, Allah’ı (cc)  bilmektir. 

Peki, nasıl bir Allah’a (cc) ibadet ediyoruz. İşte bu sualin cevabını aramak durumundayız. Allah (cc) vardır inanıyoruz, ama nasıl bir Allah’a (cc) inanıyoruz. Gerçekten bize Kur’an’ın tanıttığı Resulullah’ın (sav) tanıttığı Allah’ı (cc)  bilebiliyor muyuz? Bu konuda ne kadar mesai harcadık? Allah (cc)  ve Resulu (sav) bizim ne kadar ilgi alanımıza giriyor? Bir şarkıcıya, bir türkücüye, bir romancıya, bir şaire duyduğumuz ilgi ve sevgiyi Allah (cc) a, Resulullah’ne (sav) , onu sevenlere duymuyor isek, bu bizim huzur-u ilahiye de başımızı önümüze eğdirmez mi arkadaşlar? Sizi bu konuda duyarlı olmaya davet edeceğim. Lütfen bir türkücüye, bir şarkıcıya, bir aktöre duyduğunuz ilgiden daha fazlasını Allah’a (cc)  ve Resulullah’a (sav)  duyun. Bu ilgiyi duymak durumundayız. Bunlar bizim hayatımıza girmelidir. Bunlar bizim gönül dünyamıza, düşünce, dünyamıza girmelidir arkadaşlar. 

Allah (cc)  diyoruz, nasıl bir Allah? Allah (cc)  kavramı insanlığın var olduğundan beri insanlığı meşgul etmiş bir konudur. Allah (cc) sız bir fert yaşayabilir ama Allah (cc) sız bir toplum yaşayamaz, ayakta duramaz, bunalır, bunalıma girer, boşluğu düşer, felakete düşer. Bir yerde okumuştum, gençlik yıllarımda, Avrupa’nın hangi kentinde olduğunu hatırlayamayacağım. Allah’a (cc) inanmayanlar cemiyeti kurulmuş. Bu cemiyetin müntesipleri kısa zamanda bunalımlara girerek, intiharlar yaparak hayatlarına son vermişlerdir arkadaşlar. Allah (cc) bizim için gereklidir, Allah’ın (cc) bize ihtiyacı yoktur, bizim Allah’a (cc) ibadet ve taatımız da Allah’ın (cc) şanını yüceltmez. Bizim inkârımız, isyanımız da Allah’ı (cc)  haşa küçültmez. Allah’a (cc) ububiyette bizim ruhi doyumumuz vardır, ruhen rahatlamamız vardır, içine düştüğümüz boşluktan kurtulmamız vardır. Allah (cc) sız yaşayamayız. Ona ekmek gibi su gibi gerçekten ihtiyacımız vardır. Yani bu bizim menfaatimiz için. Dünya hayatında huzurlu olmak için buna gerek vardır, ihtiyaç vardır. Öyleyse inandığımız Allah’ı (cc)  tanımak durumundayız. 

Allah (cc) bize adresten haber veriyor. “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” diyor. Biz Allah’ı (cc)  ötelerde, uzaklarda arıyoruz değil mi arkadaşlar? Allah’ı (cc)  biz kendi yakınımızda aramalıyız. Bize adres böyle veriliyor. “Ben kuluma şah damarından daha yakınım.” Biz inandığımız Allah’a (cc) yakını elde edebilirsek, bu âlemde Hakk ile namaz kılarız, Hakk ile hac ederiz, burada Hakk ile konuşuruz. Hakk’ı görürüz, Hakk ile konuşuruz, Hakk bizimledir. Biz Hakk ile olduğumuz zaman her şey bitmiştir. 

Burada şunu da arz etmek isterim. Bunlar planlanmış, programlanmış konuşmalar değildir. Hayatım boyunca insanların karşısına çıktım, Allah (cc) bana bu fırsatı verdi ve irticalen konuştum. Şu anda da irticalen konuşuyorum, içime geldiği gibi konuşuyorum. Günümüzün kıymetli şairlerinden Sezai Karakoç Bey vardır. Nedir? Onun çok uzun ve çok güzel bir şiiri vardır. Salonlarda işittim o şiiri, kitaptan da okudum. Orada Sezai Karakoç Bey ne diyor? Dünya sürgününden kurtulmak istediğini beyan ediyor değil mi arkadaşlar? “Ey sevgili, benim dünya sürgünümü bitir” diyor. 

Bu dünya sürgün yeri değildir. Allah’ı (cc)  tanıma yeridir. Allah’ı (cc)  bilmek yeridir. İrfan tahsil etme yeridir. Hakk ile Hakk olma yeridir. Burası sürgün yeri değildir. Olayı yanlış tespit ediyor bu kıymetli şairimiz, burası sürgün yeri değildir. Allah’ı (cc)  tanıma yeridir. İrfan tahsil etme yeridir. Hak ile Hak olma yeridir. Kendi benliğini Hakk’ta yok etme yeridir. Hakk ile bakma, Hakk’ı görme yeridir burası, sürgün yeri değildir. Ve burada Hakk’ı göremeyen ötede göremeyecektir, kardeşlerim. 

Burada şunu arz etmek isterim. Bilmek görmenin gayri değildir ha! Benim şöyle bir sözüm vardır: Vuslat irfandır. Nedir, bilmektir. İrfan bilmektir. Nasıl bilmektir, gönül yoluyla bilmektir, sezgi yoluyla bilmektir. Yani bizim Allah’ı (cc)  tanımak gibi bir mükellefiyetimiz görevimiz vardır. Bilen biliyor, bilmeyene hatırlatmak istiyorum. Allah’ı (cc)  tanımak gibi bir mükellefiyetimiz, bir sorumluluğumuz vardır. Hakikaten Allah’ın (cc) rahmetini umuyorsak, bağışlanmayı talep ediyorsak, Hakk’ın keremine güvenmeliyiz. Hakk’a iltica etmeliyiz ve demeliyiz ki “Yarabbi bize seni tanıma fırsat ve imkânını bahşet.” Bunu demeliyiz. 

Şimdi buracıkta şöyle bir sual sorarsam beni mazur görür müsünüz, bağışlar mısınız bilemiyorum? Şu ana kadar şu şekilde bir dua eden kardeşimiz varsa içimizde, bayanlardan erkeklerden, “Yarabbi bana seni tanıma fırsat ve imkânı bahşet” diye dua eden kardeşimiz varsa lütfen elini kaldırsın. O eli öpmek isterim, burada. Ama bir şarkıcıyı tanımak istiyoruz, bir türkücüyü tanımak istiyoruz. Öyle değil mi kardeşlerim? Bize hiçbir faydası olmayan bir şarkıcıya parmağımızı dokundurmak için delleniyoruz. Allah (cc) ilgi alanımıza girmiyor. Resulullah (sav) ilgi alanımıza girmiyor. Namaz kılıyoruz, ibadet yapıyoruz. Yapanların ibadetini, taatini Allah (cc) kabul etsin. Yapmayanlara da Cenab-ı Allah (cc) yapma fırsat ve imkânı versin. O neşeyi, o muhabbeti ihsan etsin bu gecede. Yüce Allah’tan (cc) talep edelim, niyaz edelim. 

Allah’a (cc) ibadet etmek, kısa şekilde şöyle, üç grupta incelenir efendiler:

Allah’a (cc) dünyevi menfaatler temin etmek için ibadet etmek. Şu işimi şöyle yap, bu işimi böyle yap. Hep bu ibadetin karşılığını istediğimiz dünyaya taalluk eden meselelerdir ki, malumunuzdur. Hep dünyaya taalluk eden meseleler, dünyevidir taleplerimiz isteklerimiz. Bu niyetle ibadet ederiz. Bu niyetle taatte bulunuruz. Bu, ibadetin en aşağı derecesidir.

Ahireti kazanmak niyetiyle ibadet, taatte bulunuruz. Bu birinciye göre daha üstündür, daha eftaldir; ama bu da eksiktir. Yine burada ne vardır. Ahirette cennet talebi vardır. Cehennemden korkma arzusu vardır. Peki, biz cenneti talep etmeyelim mi? Edelim elbette. Allah’ın (cc) lütuf ve kerem evidir. Elbette talep edelim. Allah (cc) orayla müjdelendirir bizi. Müjdelendirdiği o makamı elbette küçük göremeyiz. Elbette cenneti talep edelim. Eee! Peki Allah (cc) bizi cehennemle korkutuyor, korkmayalım mı? Korkalım elbette. Çünkü orayla bizi korkuttuğunu beyan ediyor Hz. Allah (C.C). Elbette korkalım amma! Burada diyorum ki; 

Cennet de olmasa, cehennem de olmasa biz Allah’a (cc) Allah (cc) olduğu için ibadet etmek durumundayız ki, ibadetin en üstünü, en efdali budur. Hiçbir cennet, cehennem düşüncesi, kaygısı yoktur. Hiç yoktur. Yani onun düşünce âleminden çıkmıştır, silinmiştir onlar. Sadece Allah’a (cc) Allah (cc) olduğu için ibadet eder. Hiçbir kasıt, hiçbir garez yoktur. 

Allah, Allah (cc) olduğu için ibadet ve taate layıktır. Bunun için Cenabı Allah’a (cc) taat ve ibadet eden insanlar vardır ki, bu kemal işidir, olgunluk işidir. Herkesin iyi niyetle yapabileceği bir şey değildir. Bir zaman aşımını gerektirir. Çalışmayı, eğitimi, öğretimi gerektirir arkadaşlar. Allah (cc) bize bu manada da bu şekilde ibadet etmeyi nasip etsin. Sadece Allah’ı Allah olduğu için ibadet etmek, Allah’a Allah’ın (cc) rızasını kazanmak için ibadet etmek. Bilsek ki, dualarımız kabul edilmeyecek. Buna rağmen Allah’a (cc) taatten, ibadetten kesilmememiz gerekiyor. 

Bunu da böyle beyan ettikten sonra lafı uzatmak istemiyorum arkadaşlar. Bu mübarek gecede evlerinize gittiğinizde şöyle bir güzel abdest alın, bir iki rekât namaz kılın, rahatlayın. Ondan sonra Allah’a (cc) gönlünüzce bu saydıklarım kulluk, ubudiyet derecelerini hangisine gönlünüz yatkınsa, hepsi de küçülmedir, Allah’ın (cc) kapısında küçülmedir. Hepsinde Allah’a (cc) iltica vardır. Gönlünüze nasıl geliyorsa, içinize nasıl geliyorsa bir iki rekât namaz kılın. Deyin ki; “Ya Rab! Bizi affet, bizi bağışla, bundan sonraki yaşantımızda Kur’an’a ve Sünnet’e uygun şekilde ibadet etmeyi bize kolaylaştır. Çoluk çocuğumuza imanı, ihsanı nasip et” şeklinde dua edin, edelim. 

Bir de sevgili kardeşlerim, gençlerimize sahip çıkalım. Biz kendimiz gece namazları kılıyor olabiliriz. Kılanlar vardır içimizde, taat, ibadet edenler vardır içimizde, amma biz bu namazları kılıyor, taat ve ibadetimizi yapıyor da çoluk çocuğumuzu başıboş, imandan, İslam’dan, Kur’an’dan habersiz yetiştiriyor isek, ind-i İlahiye’de yine mesul oluruz ve gençliğin durumu hiç iç açıcı değil. Bu mübarek gecede kötü şeyler söyleyip sizin gönlünüzü karartmak gibi bir niyetim yok. Ama gençliğin durumu hiç iç açıcı değil arkadaşlar. Lütfen çoluk çocuğumuza sahip çıkalım. Onlara dünyasını mamur etmeye uğraştığımız gibi, onlara ahiretini kazandıracak iman aşısını, İslam aşısını, Kur’an aşısını çoluk çocuğumuza lütfen yapalım arkadaşlar. 

Çoluk çocuk deyince bir başka hususta şunu arz edeyim. Çoluk çocuğumuza mutlaka ve mutlaka bir üniversite tahsili yaptırmaya gayret edelim. Kız olsun, erkek olsun, çocuklarımıza mutlaka bir üniversite tahsili yaptırmaya gayret edelim arkadaşlar. Bu günkü şartlar bunu zorunlu kılıyor. Yani, üzgünüm bizim tarihimiz şeref levhalarıyla gerçi doludur ama şu günkü, şu kültür yapımıza baktığımızda, kültür düzeyimiz biraz aşağılardadır. Eğitim öğretim seviyemiz aşağılardadır. Bunu artırmak durumundayız ve öyle zaman gelecek ki Türkiye de belki elinde üniversite diploması olmayan insanı insan bile saymayacaklar. Gidiş bu istikamettedir.

Çoluk çocuğumuzu yarınlara hazırlamak durumundayız. Hz. Ali’nin o büyük insanın şöyle güzel bir sözü var. “Çocuklarınızı yaşadığınız çağa değil yaşayacakları çağa göre yetiştirin.” Yani yirmi sene sonraya hazırlayacaksın çocuğu. Yani senin bu yaşadığın ortamda, senin yaşadığın bu çerçeve içerisinde senin çocuğun yaşamayacaktır. Öyleyse ben burada daha evvellerde -sohbetlerde dini, felsefi, tasavvufi, edebi sohbetlerimiz oldu. Bu günde burada bu şartlarda oluyor. Allah (cc) bunu lütfetti hamd olsun- şöyle demiştim: “Dağda çobanlıkta yapacaksanız bir üniversite tahsili yapın, ondan sonra çobanlık yapın.” Benim babamın çifti var, çubuğu var, büyük iş yeri var, ben babamın işini yürüteceğim. Hay hay gözüm sen bir üniversite tahsili yap, ondan sonra babanın kurulmuş düzenine otur, işini yürüt. Bu bir zorunluluktur, bu bir ihtiyaçtır. Sözü noktalamak istiyorum. Allah’a (cc) emanet olun diyorum. Allah (cc) şevkinizi, muhabbetinizi artırsın diyorum. Şu manevi kokusunu almaya başladığımız üç aylarda rızayı ilahiye uygun taat, ibadet yapmayı Hz. Allah (cc) bizlere nasip etsin. Allah’a (cc) emanet olun, Allah (cc) yar ve yardımcınız olsun.

Yorum bırakın